All posts filed under: Yazı Dizisi

Geçmişle Yüzleşmek: Köln’de Hrant Dink Anması

Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de Agos Gazetesi’nin önünde öldürülmesinin üzerinden 11 yıl geçti. Türkiye’de o zamana kadar birbirleriyle örgütlü bir dayanışma pratiği olmayan 100binleri “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarıyla sokağa döken vicdan patlaması, Avrupa’da özellikle de Almanya’da ki Türkiyeli diasporayı da kaçınılmaz olarak etkiledi. 11 yıldır Almanya’nın birçok kentinde düzenlenen ve bu sene 20 Ocak’ta Köln’de KulturForum TürkeiDeutschland’ın organizasyonuyla yapılan anma etkinliğine 250 civarında kişi katıldı. Yeşiller Partisi Başkanı Cem Özdemir, Yeşiller Partisi Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Meclisi Vekili Berivan Aymaz, Artı Gerçek Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci Celal Başlangıç, Gazeteci ve Yazar Ragıp Zarakolu, Almanya Ermeni Toplumu Temsilcisi Raffi Kantian, Alman Gazeteci ve Yazar Günter Walraff konuşmacı olara etkinlikte yer aldı. Daha önce katılacağı duyurulmasına karşın yazar Aslı Erdoğan sağlık sorunları nedeniyle konuşmacılar arasındaki yerini alamadı. Konuşmaların aralarında Hrant Dink’in vefatından önce yer aldığı konuşmalardan ve vefatı sonrası gerçekleşen anma etkinliklerinden görüntülerin yer aldığı kısa belgeseller gösterildi. Müzisyenler, Laia Genç (Klavye), Nure Dlovani (Keman), Beate Wolff (Çello), Anush Nazaryan (Soprano), Stefán Ogáns (Vokal) etkinlikte Ermenice parçaların yer aldığı bir performans gerçekleştirdi. Ölümünün üzerinden 11 yıl …

Seke Seke: Alo?

Janset Karavin Hastaydım. Yatarken düşünmek için bolca vaktim oldu. Memleket meselelerini düşündüm tabii. Arada da şöyle dedim: Neden insanlar yazdıklarımı beğeniyor bunca? … Üzerine bin ihrtimal kurup bozdum, ama uzatmaya lüzum yok. Sebep netti; samimiyet. Evet, samimiydim çünkü, çünkü çocuk gibi konuştuğum gibi, çocuk gibi de yazabiliyordum. (Hadi or’dan diyenler aşağıya döşenebilirler yorumda) Sonra ofsaytı tek, hem de kısa bir cümlede anlatabilecek kadar anlıyordum futboldan. Beşiktaş hangi takıma karşı oynarsa oynasın Beşiktaş’a basıyordum paramı. Sağolsun Beşiktaş da beni kırmıyor, hakkından geliyordu rakibin. Hele bu sene! Gerçi çok paran olmayınca, çok da kazanamıyorsun. Quaresma kadar olmasa da az ekmeğini yemedim yani. Of ne diyorum ben?! Hah samimiyet! Çok zamanım oldu dediğim gibi. Tavana baka dura düşündüm. Ördüğüm duvarları mesela, neden insanların beni hep soğuk bulduklarını, bir zamanlar lakabımın “buzdolabı” oluşunu falan. Çok kırılıp dökülmüşüm be! İnsan sevemiyorum artık. Seversem o işin sonu fena, biliyorum. Duvarları biraz alçaltıyorum bazen ama, hepten yıkıp dümdüz ettiğim zamanlar kolumu, bacağımı, gözümü, ciğerimi bıraktım cepheye dönüşen bahçemde. Hepsini bir bir gömdüm. Üzerine birer tohum ektim. Sabırla suladım, sıcaktan soğuktan kolladım onları. …

MÜJGÂN’IN NESİ VAR?

Aslı E. Şeran  Müjgân sabah uyanınca ilk iş pencereye gider, ardına kadar açar. Taze hava girsin değil mi eve. Oh, mis. Sonra mutfağa süzülür, çayın suyunu koyar ocağa. Yalnızlığa iyi geldiğinden değil, demini gözlerine süreceğinden çayını hiç eksik etmez. Ardından bir şişeye su doldurur. Kendini doyurmadan önce minik balkonundaki bitkilere azar azar su verir, kedilerin suyunu mamasını tazeler, kuşlar için pencere pervazına ekmek kırıntıları bırakır. Kırıntıları ince ince hazırlar. Kuşlar için bayatlamaya bıraktığı ekmekleri her bir lokmayı eşit parçalara ayırmanın derdiyle mutfak robotundan geçirir. Robotların dünyayı ele geçirmeye mutfaktan başlamalarını ümitvar bulur. Ateşteki çaydanlığın tıkırtısını duyunca çayı demler, hırkasını sırtına terliklerini ayaklarına geçirip fırına gider sıcak ekmek almaya. Kendisininki yoksa elinde, merdivenleri inerken girişte oturan Teyze’nin kapının önüne bıraktığı çöpü alır yanına, giderken atar nasılsa. Değil mi ya eline mi yapışır sanki. Çöpe doğru savururken elindekini sallanır sağı solu. Esnafın gözü kayar bazen orasına burasına. Aman der Müjgân. Ammmaaannn…. Kısa adımlarla hızlı hızlı yürür fırına. Aslında Müjgân’ın boyu uzun, pergel gibi yürür istese de yürümüyor işte. Kalçasını sıka sıka küçük adımlar atıyor. Sallanmasın diye sağı …

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal: Rosa Luxemburg’un Çiçekleri

Taner Aday O bir sosyalist, bir iktisatçı, bir savaş karşıtı, devrimci bir insandı. Evet devrimci idi. Onun devrimciliği, salt iktidarı, iktidarın anti-demokratik uygulamarını hedeflemiyordu. O yaşamının her anında her alanında, ilgi ile, ciddi gözlemlerle, iyi, güzel olanı ortaya çıkarmayı, adeta bir asıl amaç haline getirmişti. Aynı çağdaşı Marie Sklodowska Curie gibi, kendi alanında taviz vermez bir bilim insanı idi. Marie Curie, eşi Pierre Curie ile birlikte Polonium ile Radium elementini buldu. O dönemde kadınların bu alanlarda, üniversitelerde çalışmaları değil okumaları bile olanaksızken, eşinin odasının yanında bir odada adeta gizlice çalışırdı. Nobel ödülünü hem fizik; hem de kimya alanında alan iki kişiden biri, aynı zamanda da ilk kadın oldu. Bu çalışması onun ölümüne neden oldu. Radium’u bulmuştu ama masasındaki kocaman Radyasyon yayan kütlenin onu hasta edeceğini bilemedi! Bilimsel uğraşısı uğruna… Rosa Luxsemburg farklı mıydı? Hayır! O da öğrendiği ekonomi dalında, sosyal-demokrat partinin politikalarını dönüştürme uğraşısından bir adım geri durmadı. Çevresindeki her canlıya, bitkiye aynı sevgi ile aynı ilgi ile baktı. Öğrenmek bilmek istiyordu. İnsan dışındaki varlıklardan da öğrenebileceklerimiz olduğuna inanıyordu. 2 Mayıs 1917 de hapishaneden Sophie …

http://www.freepik.com/alvaro-cabrera

KIYMETLİ ŞEYLERİN TANZİMİ-2: Geveze Feminist Okur Yazıyor!

  Aslı E. Şeran Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine konuşmaya edebiyat dünyasında kadın olmanın zorluklarından bahsederek başlamıştık. Bu arada umarım kitabı edinebilmişsiniz ve okumaya başlamışsınızdır. Bu yazıda genel bir özetle artık romanın içine girip biraz biraz birlikte kafa yoralım mı? Kitabı henüz edinmeyenler içinde bir ısınma olur. Bir bütün olarak ele alındığında altlı üstlü orta sınıfın hikayesi diyebileceğimiz Kıymetli Şeylerin Tanzimi en çok bir aile anlatısı olmasıyla anılan ancak bundan çok çok daha fazlasını anlatan sine(masal) diyebileceğimiz feminist bir roman. Sezen Ünlüönen hem bir anlatıcı, hem bir analizci edasıyla feminizmlerin en çok didiştiği konu olan aileyi hem törpülendiğimiz hem şefkat ve bağlılık bulduğumuz[1] “sürprizli bağların zemini” bir “karşılıklı taviz sahası” olarak ele alırken kendi tanımını da vermekten geri durmuyor: “Aile sevgi üretmek için bir araya gelmiş insanların durmadan hayal kırıklığı, fedakarlık, başa kakış ve öfke, ve ev işi ürettiği yerdir.” Orta sınıfın hayatı anlamlandırma sıkıntılarını da ele almış olan roman, kapitalizmin kişiliğimize yapışmış kendini pazarlama ve biricikleşeyim derken aynılaşma haline ölçülü bir ironi ile bakıyor.”Herkesin farklılaşmak için aklına gelen şey aynıydı” dese de “kişinin farklıyı, hakikiyi …

KIYMETLİ ŞEYLERİN TANZİMİ: Başlarken

Aslı E. Şeran “Kırık kalplerle süslü bir sayfaysan Camsan, saydamsam, beni kırarsan Simlerimle sevişirim seninle O süslü sayfaların üzerinde İçimde iki mutlu yıl varsa, İçimde biri simli iki kadın varsa Sen, gelirsen ve yok edersen Bunu yazmak istiyorum sana” Didem Madak- Şimdiden Bir Hatırasın     Bir Didem Madak şiiri ve bir de Ezginin Günlüğü şarkısı seçin hemen kendinize. Müsaadenizle ben seçtim. Bunlarla altlık yapmadan Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine yazmaya başlamak gelmedi içimden. (https://www.youtube.com/watch?v=xVnYf-flz8Q) Didem Madak’ın annesizliği, Ezginin Günlüğü’nün geç ergenliğin hırçın zamanlarını dindiren cazibesi ve hüznü tam da kıymetli şeyleri çağırıyor çünkü benim için. Yalnızca bu ikisini de değil, Sezen Ünlüönen kitabında pek çok tanıdık şeyi çağırıyor: (sanki uzaktan yakından akrabamız) insanları, (aynı tedrisattan geçen lise arkadaşıyla okunan) kitapları, (içimizdeki arabeskin şahidi) müzikleri, (başbaşalığın bahanesi) filmleri, (aynı sosyal çevreninin) gıybetleri(ni), (aynı yorgun/hoyrat/üstten) aşkları, (aynı orta sınıf) ittifakları, (aynı orta sınıf ahlakı) sınırları, (sanki bu hayat bir tek bizim başımıza gelen bir kazaymış gibi yaşanan) bunalımları, (ihanet olan) sadakati, (sadakat olan) ihaneti, (dikkatini tek bir şeye odaklayamayacağın kadar çok olduğunu sandığımız) seçenekleri, (sabırsızlığın getirdiği) seçeneksizliği, …