All posts filed under: Makale

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal 2: Sophie Liebknecht’e Mektup

Taner Aday 2 Mayıs 1917 Worenke Hapishanesi Rosa bu mektubu yazdıktan sadece iki sene sonra barbarca bir cineyetin kurbanı olacaktır. Kendisi ile birlikte tutuklanan, Karl Liebknecht ile Rosa’ya sahte kimlik götüren Wilhelm Pieck’in anlattıklarından, ne partinin; ne de kendilerinin, her birinin başı için 100.000 Mark ödül konulmuş olmasına rağmen, kaçmadıklarını öğreniyoruz. Budapesterstr’deki Eden-Otel’e “sorgulanmak” üzere götürüldüklerinde, kapıdaki askerlerin konuşmalarından, buradan sağ çıkamayacaklarını işitiyorlar. Özellikle Rosa Luksemburg’a hakaretler, saldırılar otelin girişinde başlıyor. Otelden çıkarken, süvari subayı Otto Runge,  Waldemar Pabst’ın emri ile Rosa Luxemburg’un kafasına vurarak bayıltır. Arabaya konulan baygın Rosa’nın kafasına dipçikle tekrar vurur. Bir başka süvari Hermann Wilhelm Souchon, son anda arbaya arkadan binerek, ağır yaralı Rosa’nın kafasına ateş eder. Zoologischer Garten boyunca giden Landwehr Kanalı kenarında duran askerlere cesedi suya atmaları söylenir. Onlar da denileni yaparlar! Katiller daha sonra bu eylemlerini kutladıkları sırada foroğraf ta çektirirler. Bu korkunç, nefret dolu cinayetin kurbanı olan Luxemburg nasıl bir insandı? Bu nefreti, buderece düşmanlığı hak etmişmiydi? Savaşa, savaş vergilerine karşı çıkmış olması, bu şekilde hunharca öldürülmesine neden olabilir mi? Hayır! Asla olamaz! Asıl neden onun düşünceleriydi. …

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal: Rosa Luxemburg’un Çiçekleri

Taner Aday O bir sosyalist, bir iktisatçı, bir savaş karşıtı, devrimci bir insandı. Evet devrimci idi. Onun devrimciliği, salt iktidarı, iktidarın anti-demokratik uygulamarını hedeflemiyordu. O yaşamının her anında her alanında, ilgi ile, ciddi gözlemlerle, iyi, güzel olanı ortaya çıkarmayı, adeta bir asıl amaç haline getirmişti. Aynı çağdaşı Marie Sklodowska Curie gibi, kendi alanında taviz vermez bir bilim insanı idi. Marie Curie, eşi Pierre Curie ile birlikte Polonium ile Radium elementini buldu. O dönemde kadınların bu alanlarda, üniversitelerde çalışmaları değil okumaları bile olanaksızken, eşinin odasının yanında bir odada adeta gizlice çalışırdı. Nobel ödülünü hem fizik; hem de kimya alanında alan iki kişiden biri, aynı zamanda da ilk kadın oldu. Bu çalışması onun ölümüne neden oldu. Radium’u bulmuştu ama masasındaki kocaman Radyasyon yayan kütlenin onu hasta edeceğini bilemedi! Bilimsel uğraşısı uğruna… Rosa Luxsemburg farklı mıydı? Hayır! O da öğrendiği ekonomi dalında, sosyal-demokrat partinin politikalarını dönüştürme uğraşısından bir adım geri durmadı. Çevresindeki her canlıya, bitkiye aynı sevgi ile aynı ilgi ile baktı. Öğrenmek bilmek istiyordu. İnsan dışındaki varlıklardan da öğrenebileceklerimiz olduğuna inanıyordu. 2 Mayıs 1917 de hapishaneden Sophie …

Mâzi, Hal, İstikbâl

Erdem Kırbıyık – İstanbul “Olabilecek en kötü şey mâzide kalanın normalleşerek geri dönmesidir” – Madrid’de bir duvar yazısı. İnterneti olan herkesin ulaşabileceği verilere göre dünya üzerinde ki zenginlerin sadece bir günlük gelirleri ile açlığın ve kıtlığın bitirilmesi âşikar iken, yine mal varlığı olarak %1’lik dilime giren insanların (marka da denebilir) yaptığı işleri insanlığı daha ileri götürecekleri iddiası her gece kafasını yastığa koyduğunda, üzerinde yaşadığı dünyanın dertlerini düşünen insanların gücüne gidedursun, ben size 18. yüzyıl Avrupası’nda bir barda iki kafadarın vakit öldürmek için giriştikleri bir köprü probleminden bahsedeyim. Evet matematik ile azıcık haşır neşir olanların hemencecik aklına geliveren ünlü Könisberg Köprü Problemi. İddia şuydu: Könisberg’de bulunan yedi köprünün hiçbirinden bir defadan fazla geçmeden şehrin ana adasından çıkıp geri gelecek bir rota var mıdır? Neyse böylece, gel zaman git zaman çeşitli çözümler veya paradokslar ortaya atılarak fen fakültesi öğrencilerinin baş belası olan topoloji bilimimin de temelleri atılmış oldu. Bilimsel bir makale iddiası ile yola çıkmadığım için işin sadece hikâye kısmında kalarak bir matematik probleminden çıkarılması gereken dersler noktasında da yardımcı olacağımı söyleyemeyeceğim ancak, bana göre devrim niteliğinde …

Ölümlülerin Maskeleri: Nedir Yani bu Cosplay?

Elif Özkaya – İstanbul @the_doublewalker “Gözüm beyaz!” “Biz deli değiliz!” “Profesör oldum!” Elimizde gazetenin hafta sonu eki, şok olmuş halde bu “patlatılmış” ara başlıklara bakıyorduk. Ana akım medyadan dürüstlük, etik bekleyecek kimseler değildik hiçbirimiz. Ama yine de hakim olduğumuz bir konuda, karşı tarafın ricası üstüne, olabildiğince sarih ve içten şekilde söylediğimiz iki paragraf lafın arasından bunların cımbızlanacağını ve bağlamlarından kopunca yaratacakları absürt etkiyi hiçbirimiz beklemiyorduk. Hâlbuki her şey ne güzel başlamıştı. Uluslararası bir kostüm yarışmasının elemelerine katılmaya karar vermiş, bin bir zorlukla karşılaşıp zaman daralınca umutsuzluğa kapılarak yapmaktan vazgeçtiğim, son dakikada annemin desteğiyle bitirdiğim kostümümle kaderime sanki Hollywood’un mutlu son değneği değmişçesine elemeyi geçip yarışmaya katılma hakkı kazanmış, bu başarımla ana akım medyanın ilgisine mazhar olmuştum. Anlattıklarım benimle hobim “cosplay” konusunda röportaj yapmak isteyen muhabiri görünüşte o kadar alakalandırmıştı ki, görüşlerini ve görüntülerini alarak içeriği çeşitlendirmesine ve röportajı bir dosya konusu haline getirmesine yardımcı olacak benim gibi başkaları olup olmadığını sormuştu. Türkiye’nin (o zamanlar şimdikinden de) küçük cosplay camiasının aklı başında ve ağzı laf yapan simaları derhal kendisine yönlendirildi. Arkadaşlarımın, meşhur gazetenin şık binasında iyi …

Gezi: Bir Türkiye’ye Aidiyet Hikayesi

Burag Mikael Peksezer’in Türklüğüm ile Nasıl Barıştım yazısını okurken muhtemelen memleketten kopan giden her bir birey gibi benim de belli bir noktada bir iç hesaplaşma yaşayacağımı hissetmem uzun sürmedi. Galiba şimdi benim zamanım. Senelerce farklı ülkeler arasında gitttim geldim; kendimce bir şeylerden kaçtım durdum. Kaçamadığım tek şey, Türkiye’de 80-90’larda yetişmenin de vermiş olduğu etki ile, Türklüğüm oldu. Ne zaman tanıştığım insanlara Türkiye’den geldiğimi söylesem siyasetten futbola, edebiyattan kebaba binbir türlü alakasız soru, yorum ve hatta suçlamanın muhatabı oldum. Apolitik yetişmiş biri olarak Avrupa’dan Türkiye’nin nasıl görüldüğü çok umrumda olmamıştı. Herhangi bir Türk takımının başarısında neden hunharca sevinmem gerektiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştım. Orhan Pamuk’un Nobel alması benim hayatımda hiçbir şey değiştirmemişti. Ama ne zaman ‘I am from Turkey’ cümlesi ağzımdan çıksa kendimi Türkiye ile ilgili alakalı alakasız – ve zaman zamanda yeterli bilgimin olmadığı –  bir konuda konuşurken buluyordum. Asıl mevzu ise benim içimde yaşadığım ikilemlerdi. Bir yandan bireyciliği ön plana çıkartan bir yapım vardı ve bunun bana belli bir noktada ‘Avrupai’ bir hava kattığını düşünüyordum ve bu, çok hoşuma gidiyordu. Lakin unutulmaması gereken nokta …

Tekerrür

Erdem Kırbıyık Emeği yeniden üretmenin çaresi halâ geleneksel yollar olduğu için, emeği üretmenin ne kadar teknoloji destekli ya da kaynaklı olduğu fark etmez. İnsan evladı kendini yok edecek şeylere izin verme eşiğinin, aslında emeği yeniden üretmek adına yapılan girişimlerin istenmeyen sonuçları olduğunu görebilecek kapasiteye de sahiptir. Yani, örgütsel girişimler (devletler, şirketler vs.) kârlarını devam ettirebilmek için başvurdukları teknoloji destekli üretim süreçlerinin başlarına ne işler açabileceklerini ve sonuçlarını gayet iyi bilerek hareket etmektedirler. Öyle mi? Dünyanın dijital ve yenilenebilir enerji kaynakları milyarlerderi Mark ve Elon kankaların da, geyik sebebi olmuş ve işin içinde “başka” bir dünyaya göz kırpan yeni bir kaynaktan söz ediyoruz. Yapay zeka! Durun sakin olun; ortada öyle hemen korkuya kapılmanızı gerektirecek ciddi bir neden yok. Sanıyorum ki dünya burjuvazisinin de bu durumdan korktuğu ya da endişelendiği falan da yok. Tam tersine, bundan çok değil, yirmi sene öncesine kadar bir bilimkurgu fantezisi olan yapay zekanın, şimdi hayalden de öteye giderek yeni bir gelir kapısı oluşturduğu için oldukça sevinçliler bile. Yatırımların vadesi o kadar uzun ki, ileri görüşlü milyarderlerimiz,“insan”lığın daha da gelişmesi adına koloni sevdalılığına …

http://www.freepik.com/alvaro-cabrera

KIYMETLİ ŞEYLERİN TANZİMİ-2: Geveze Feminist Okur Yazıyor!

  Aslı E. Şeran Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine konuşmaya edebiyat dünyasında kadın olmanın zorluklarından bahsederek başlamıştık. Bu arada umarım kitabı edinebilmişsiniz ve okumaya başlamışsınızdır. Bu yazıda genel bir özetle artık romanın içine girip biraz biraz birlikte kafa yoralım mı? Kitabı henüz edinmeyenler içinde bir ısınma olur. Bir bütün olarak ele alındığında altlı üstlü orta sınıfın hikayesi diyebileceğimiz Kıymetli Şeylerin Tanzimi en çok bir aile anlatısı olmasıyla anılan ancak bundan çok çok daha fazlasını anlatan sine(masal) diyebileceğimiz feminist bir roman. Sezen Ünlüönen hem bir anlatıcı, hem bir analizci edasıyla feminizmlerin en çok didiştiği konu olan aileyi hem törpülendiğimiz hem şefkat ve bağlılık bulduğumuz[1] “sürprizli bağların zemini” bir “karşılıklı taviz sahası” olarak ele alırken kendi tanımını da vermekten geri durmuyor: “Aile sevgi üretmek için bir araya gelmiş insanların durmadan hayal kırıklığı, fedakarlık, başa kakış ve öfke, ve ev işi ürettiği yerdir.” Orta sınıfın hayatı anlamlandırma sıkıntılarını da ele almış olan roman, kapitalizmin kişiliğimize yapışmış kendini pazarlama ve biricikleşeyim derken aynılaşma haline ölçülü bir ironi ile bakıyor.”Herkesin farklılaşmak için aklına gelen şey aynıydı” dese de “kişinin farklıyı, hakikiyi …