All posts filed under: Edebiyat

Seke Seke: Alo?

Janset Karavin Hastaydım. Yatarken düşünmek için bolca vaktim oldu. Memleket meselelerini düşündüm tabii. Arada da şöyle dedim: Neden insanlar yazdıklarımı beğeniyor bunca? … Üzerine bin ihrtimal kurup bozdum, ama uzatmaya lüzum yok. Sebep netti; samimiyet. Evet, samimiydim çünkü, çünkü çocuk gibi konuştuğum gibi, çocuk gibi de yazabiliyordum. (Hadi or’dan diyenler aşağıya döşenebilirler yorumda) Sonra ofsaytı tek, hem de kısa bir cümlede anlatabilecek kadar anlıyordum futboldan. Beşiktaş hangi takıma karşı oynarsa oynasın Beşiktaş’a basıyordum paramı. Sağolsun Beşiktaş da beni kırmıyor, hakkından geliyordu rakibin. Hele bu sene! Gerçi çok paran olmayınca, çok da kazanamıyorsun. Quaresma kadar olmasa da az ekmeğini yemedim yani. Of ne diyorum ben?! Hah samimiyet! Çok zamanım oldu dediğim gibi. Tavana baka dura düşündüm. Ördüğüm duvarları mesela, neden insanların beni hep soğuk bulduklarını, bir zamanlar lakabımın “buzdolabı” oluşunu falan. Çok kırılıp dökülmüşüm be! İnsan sevemiyorum artık. Seversem o işin sonu fena, biliyorum. Duvarları biraz alçaltıyorum bazen ama, hepten yıkıp dümdüz ettiğim zamanlar kolumu, bacağımı, gözümü, ciğerimi bıraktım cepheye dönüşen bahçemde. Hepsini bir bir gömdüm. Üzerine birer tohum ektim. Sabırla suladım, sıcaktan soğuktan kolladım onları. …

MÜJGÂN’IN NESİ VAR?

Aslı E. Şeran  Müjgân sabah uyanınca ilk iş pencereye gider, ardına kadar açar. Taze hava girsin değil mi eve. Oh, mis. Sonra mutfağa süzülür, çayın suyunu koyar ocağa. Yalnızlığa iyi geldiğinden değil, demini gözlerine süreceğinden çayını hiç eksik etmez. Ardından bir şişeye su doldurur. Kendini doyurmadan önce minik balkonundaki bitkilere azar azar su verir, kedilerin suyunu mamasını tazeler, kuşlar için pencere pervazına ekmek kırıntıları bırakır. Kırıntıları ince ince hazırlar. Kuşlar için bayatlamaya bıraktığı ekmekleri her bir lokmayı eşit parçalara ayırmanın derdiyle mutfak robotundan geçirir. Robotların dünyayı ele geçirmeye mutfaktan başlamalarını ümitvar bulur. Ateşteki çaydanlığın tıkırtısını duyunca çayı demler, hırkasını sırtına terliklerini ayaklarına geçirip fırına gider sıcak ekmek almaya. Kendisininki yoksa elinde, merdivenleri inerken girişte oturan Teyze’nin kapının önüne bıraktığı çöpü alır yanına, giderken atar nasılsa. Değil mi ya eline mi yapışır sanki. Çöpe doğru savururken elindekini sallanır sağı solu. Esnafın gözü kayar bazen orasına burasına. Aman der Müjgân. Ammmaaannn…. Kısa adımlarla hızlı hızlı yürür fırına. Aslında Müjgân’ın boyu uzun, pergel gibi yürür istese de yürümüyor işte. Kalçasını sıka sıka küçük adımlar atıyor. Sallanmasın diye sağı …

Kırmızı Atkı

Hüseyin Mete – Berlin   “Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk Gece trenlerine binme, kaybolursun Sokaklarda mızıka çalma çocuk, vurulursun.”   Yıl bitmek üzere. Saat gecenin onu. Büyük bir şehrin büyük bir caddesi. Her yer ışık, renk.. Ama bu renkler bile nedense ısıtmıyor kaldırımları. Her yer soğuk. Hava ıslak. Bir karla karışık atıyor sepken, bir duruyor. Ama hep soğuk. Caddeler bomboş. Tek tük insanlar, “bir peri masalı dinler gibi seyrediyor ışıklı caddedeki mağazaları. Ki bunlar, yetmişyedi katlı yekpare camdan mağazalardır.”  İşte diyorum, işte Avrupa burası. Soğuk, yalnız. Ve eve gitmemek için adımlıyorum sokakları yine. Ama nedense bu, ısıtmıyor kaldırımları. Renkli ışıklar kendine çekiyor beni. Hayır, bir pervaneye benzetemem kendimi. Bu daha başka bir şey. Bir camekandan birine koşuyorum. Ne bulmayı umuyorum, hiçbir fikrim yok. Bu, yalnız ışıklar memleketinde ne aradığımı bilmiyorum. Belki yağmurlu havada gördüğüm renkleri gökkuşağı zannediyorum. Her yağmurdan sonra çıkmaz gökkuşağı, biliyorum. Ama bu, ısıtmıyor kaldırımları. Işıktan ışığa koşarken soğuğa yenik düştüm işte. Artık gitmeliyim. Zaten bu alışkanlıktan da vazgeçmeliyim artık. Bu soğukta, gece vakti ne yapıyorum kimsesiz sokaklarda. İlk trafik ışığında karşıya …

Seke Seke – Matik

Janset Karavin Bana bir kart verdiler, lazım olunca kullanayım diye. Zırt pırt lazım oluyor tabii. Tuhaf, önceden yoktu, lazım da değildi. Neyse, habire bankamatiğe gitmek gerekiyor lazım olunca da. Bankamatik denen şeyin nasıl çalıştığını çözene kadar sinir krizi geçirdiğim esnada tepedeki kamerayı fark ettim. Kamera görünce atılıp, el sallayan güzel halkıma özendim sanırım, sağlam bir hareket çektim. Gel zaman git zaman bu hareket çekmeler huy oldu bende. Bankamatik kamerasına her seferinde muhakkak bir hareket çekiyorum artık. Sırf bunun için işaret dilinde üç beş küfür bile öğrendim üşenmeyip. Daha gelip almadılar, geçen hareket çekmişsiniz, gerekçesiyle. Koca banka bir eleman olsun almıştır işe kayıtları izlesin diye yani, di’ mi? İşte o eleman da hısım akrabayı toplayıp basmış değil daha evi. O kayıtları izledikleri konusunda endişelerim her geçen gün artıyor. İzliyorlardır değil mi? Belki işaret dili bilmiyorlardır sadece. Hrant’ı vurdukları gün izliyorlardı çünkü…

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal 2: Sophie Liebknecht’e Mektup

Taner Aday 2 Mayıs 1917 Worenke Hapishanesi Rosa bu mektubu yazdıktan sadece iki sene sonra barbarca bir cineyetin kurbanı olacaktır. Kendisi ile birlikte tutuklanan, Karl Liebknecht ile Rosa’ya sahte kimlik götüren Wilhelm Pieck’in anlattıklarından, ne partinin; ne de kendilerinin, her birinin başı için 100.000 Mark ödül konulmuş olmasına rağmen, kaçmadıklarını öğreniyoruz. Budapesterstr’deki Eden-Otel’e “sorgulanmak” üzere götürüldüklerinde, kapıdaki askerlerin konuşmalarından, buradan sağ çıkamayacaklarını işitiyorlar. Özellikle Rosa Luksemburg’a hakaretler, saldırılar otelin girişinde başlıyor. Otelden çıkarken, süvari subayı Otto Runge,  Waldemar Pabst’ın emri ile Rosa Luxemburg’un kafasına vurarak bayıltır. Arabaya konulan baygın Rosa’nın kafasına dipçikle tekrar vurur. Bir başka süvari Hermann Wilhelm Souchon, son anda arbaya arkadan binerek, ağır yaralı Rosa’nın kafasına ateş eder. Zoologischer Garten boyunca giden Landwehr Kanalı kenarında duran askerlere cesedi suya atmaları söylenir. Onlar da denileni yaparlar! Katiller daha sonra bu eylemlerini kutladıkları sırada foroğraf ta çektirirler. Bu korkunç, nefret dolu cinayetin kurbanı olan Luxemburg nasıl bir insandı? Bu nefreti, buderece düşmanlığı hak etmişmiydi? Savaşa, savaş vergilerine karşı çıkmış olması, bu şekilde hunharca öldürülmesine neden olabilir mi? Hayır! Asla olamaz! Asıl neden onun düşünceleriydi. …

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal: Rosa Luxemburg’un Çiçekleri

Taner Aday O bir sosyalist, bir iktisatçı, bir savaş karşıtı, devrimci bir insandı. Evet devrimci idi. Onun devrimciliği, salt iktidarı, iktidarın anti-demokratik uygulamarını hedeflemiyordu. O yaşamının her anında her alanında, ilgi ile, ciddi gözlemlerle, iyi, güzel olanı ortaya çıkarmayı, adeta bir asıl amaç haline getirmişti. Aynı çağdaşı Marie Sklodowska Curie gibi, kendi alanında taviz vermez bir bilim insanı idi. Marie Curie, eşi Pierre Curie ile birlikte Polonium ile Radium elementini buldu. O dönemde kadınların bu alanlarda, üniversitelerde çalışmaları değil okumaları bile olanaksızken, eşinin odasının yanında bir odada adeta gizlice çalışırdı. Nobel ödülünü hem fizik; hem de kimya alanında alan iki kişiden biri, aynı zamanda da ilk kadın oldu. Bu çalışması onun ölümüne neden oldu. Radium’u bulmuştu ama masasındaki kocaman Radyasyon yayan kütlenin onu hasta edeceğini bilemedi! Bilimsel uğraşısı uğruna… Rosa Luxsemburg farklı mıydı? Hayır! O da öğrendiği ekonomi dalında, sosyal-demokrat partinin politikalarını dönüştürme uğraşısından bir adım geri durmadı. Çevresindeki her canlıya, bitkiye aynı sevgi ile aynı ilgi ile baktı. Öğrenmek bilmek istiyordu. İnsan dışındaki varlıklardan da öğrenebileceklerimiz olduğuna inanıyordu. 2 Mayıs 1917 de hapishaneden Sophie …

Seke seke

Janset Karavin Ufaktım. Sene 90. Bakırköy’de oturuyoruz. Tren istasyonunun üstündeki Gençler Caddesi girişinde sahaflar var, bütün gün oralardayım. Kimseyle iletişim kuramıyorum. Bir kitap alıyorum her gün sahaflardan, gidip bir yerlere çekilip okuyorum. O gün Yılmaz Güney’in Salpa’sını almışım. Ataköy’ün 70’lerde yapılmış ilk kısımlarına doğru iniyorum. Yeşillikler içinde buralar, parkları, bahçeleri var. Oturuyorum bir bankta ve okumaya başlıyorum. Kitabın son sayfasına gelmişim tam, bir siren sesiyle irkiliyorum. Kafamı kaldırıp bakıyorum, yanımdaki yolda bir ekip otosu. Polis memuru kapıyı açıp iniyor arabadan. Ben yeniden kitaba dönüyorum, son paragraf artık, biti bitecek. Polis yaklaşıyor, ben okuyorum. Bitmek üzere. Ha gayret derken, ben son cümleyi okuyamadan elimden çekip aldı kitabı memur. “Bu ne?” dedi, “Kitap.” “Napıyon bunla burda?” “Okuyorum.” Şöyle bir evirip çevirdi kitabı. Arka kapaktaki resminden tanıdı Güney’i, kitabın ön kapağına bakmadı bile. “Ölmedi mi bu adam yahu?” dedi pis pis sırıtarak. Aklımda cevaplar uçuştu. Tam o sorada direksiyonun başındaki diğer memur: “O ne lan?” diye imdada yetişti. “Kitap kitap, görmüyon mu?” “Hee!” Bana çevirdi meymenetsiz sıfatını yeniden, elindeki kitabı sallayarak. “Çoktan,” dedim. “Ney?” diye sordu bana doğru …

Kafam karışık. Söylemiş miydim?

Bugün göz doktoruna gittim. Ara ara taktığım gözlüğümü sürekli kullanmam gerektiği konusunda ısrar etti. Beyin, gözün düzgün görmediğini tamamlasa da bunun bir yük olduğunu, düzenli gözlük kullanmaya başlarsam hiç fark etmediklerimi de göreceğimi söyledi. Beyne giden verilerin yüzde altmış beşi görmekten geçiyormuş. Gözlük kullanmak istemiyorsam lens de kullanabilirmişim.  Birçok tercih –aracısız, gözle mi görmeli, beyne mi bırakmayı görmeyi–, birçok yöntem –gözlük mü lens mi? Ne ilintisi var burada olmakla, öylece durmakla? Hiç. Şimdi müzik dinliyorum. Bir odada çamaşır kuruyor, mutfak masasında ben. Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım, unutma beni, unutama beni. Ben nasıl ki unutmadım, sen de unutma beni. Ne ilintisi var şimdi burada olmakla, öylece durmakla? Hiç. Yurt dışından yeni döndüm. Dağınık. Bavulum hâlâ ortada. Şu an bilimkurgu romanı okuyan kocam bundan şikayetçi. Nasılsa üç güne tekrar gideceğim, açıklamam bu, kendime de ona da. İşin aslı, dağınığım, hep öyleydim. Koca mı eş mi demeli insan birlikte olduğu kişiye, kafam karışık. Kim kiminle eş, niçin olmalı? Beraber olunan kişinin cinsiyeti baştan konulmalı mı koca diyerek: Merhaba, ben heteroseksüelim. Ne ilintisi var bunların burada olmakla, öylece durmakla? …

Tinin Metafonisi-2: Yorulmak

Diler Ezgi Tarhan Yaşamıyor gibi hissettiğiniz oldu mu hiç? Hiç yaşamamış gibi yaşadığınız? Veya her gün geçtiğiniz yerlere bir yabancı gibi bakma isteği duydunuz mu hiç sıfırlanmaya çalışarak? Yahut kafanızı kaldırıp uzunca süre gökyüzüne baktıktan sonra, gözlerinizi şu yaşadığınız kaosa tekrar indirince, garipsediniz mi hiç gördüklerinizi? Daha önce yaşamışsınız gibi hissettiğiniz an’ları yaşarken, insan daha önce gerçekten yaşamadığı bir şeyi nasıl anımsar diye düşündünüz mü mesela? Neyi nasıl, kime ne kadar sormalı meçhul ama kendimize sormadıklarımızdan sorumluyuz. Kendimize itiraf etmediklerimizden ve kendimizde köreldiklerimizden sorumluyuz. Dönüp dolaşıp aynı yere gelen bir girdap, ömür. Belki de yaşamak en büyük yenilgimiz. Belki de her son yalnızca bir ritüel, yaşantıları tükenmişliğe mahkum eden… Nitekim yaşamayı renklendiren şeyler de en az yaşamayı sonlandıran ritüelin kendisi kadar, alışılagelmiş ritüeller ve onların eşya suretindeki izdüşümleri değil mi? Kararmış bakır çanakları, saman rengi el işçiliği kalın kağıtları, divit kalemleri, mühür takımlarını, eski yuvarlak gözlükleri, aynalı tarakları, kum saatlerini, rengi solmuş dünya haritalarını, antika saatleri, naftalin kokan ipek yorganları, çini desenli porselen çay takımlarını, kolalanmış dantelleri, siyah-beyaz fotoğrafları, eski film afişlerini, bozuk radyoları, gramafonları, …