All posts filed under: Türkçe

Kopuntu, Türkiye’de üretim ve yaşam alanlarını daraltan politikalar sonucunda baskı altında kalan, susturulan ya da engellenen gazetecilerin, akademisyenlerin, yazarların, sanatçıların, öğrencilerin ve fikir üretme iddiasındaki herkesin karşılaşma ve işbirliği yapma olasılıklarını arttırma amacını taşıyan, fiziksel ve dijital üretim alanı açarken aynı zamanda mobilizasyon üzerine kurulu daha geniş bir ağ oluşturabilmek için kurulmuş disiplinler arası bir dayanışma ağıdır. Online Medya ve Disiplinlerarası etkinlikler olarak iki ana mecrada ürün üretir.

Seke Seke – Matik

Janset Karavin Bana bir kart verdiler, lazım olunca kullanayım diye. Zırt pırt lazım oluyor tabii. Tuhaf, önceden yoktu, lazım da değildi. Neyse, habire bankamatiğe gitmek gerekiyor lazım olunca da. Bankamatik denen şeyin nasıl çalıştığını çözene kadar sinir krizi geçirdiğim esnada tepedeki kamerayı fark ettim. Kamera görünce atılıp, el sallayan güzel halkıma özendim sanırım, sağlam bir hareket çektim. Gel zaman git zaman bu hareket çekmeler huy oldu bende. Bankamatik kamerasına her seferinde muhakkak bir hareket çekiyorum artık. Sırf bunun için işaret dilinde üç beş küfür bile öğrendim üşenmeyip. Daha gelip almadılar, geçen hareket çekmişsiniz, gerekçesiyle. Koca banka bir eleman olsun almıştır işe kayıtları izlesin diye yani, di’ mi? İşte o eleman da hısım akrabayı toplayıp basmış değil daha evi. O kayıtları izledikleri konusunda endişelerim her geçen gün artıyor. İzliyorlardır değil mi? Belki işaret dili bilmiyorlardır sadece. Hrant’ı vurdukları gün izliyorlardı çünkü…

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal 2: Sophie Liebknecht’e Mektup

Taner Aday 2 Mayıs 1917 Worenke Hapishanesi Rosa bu mektubu yazdıktan sadece iki sene sonra barbarca bir cineyetin kurbanı olacaktır. Kendisi ile birlikte tutuklanan, Karl Liebknecht ile Rosa’ya sahte kimlik götüren Wilhelm Pieck’in anlattıklarından, ne partinin; ne de kendilerinin, her birinin başı için 100.000 Mark ödül konulmuş olmasına rağmen, kaçmadıklarını öğreniyoruz. Budapesterstr’deki Eden-Otel’e “sorgulanmak” üzere götürüldüklerinde, kapıdaki askerlerin konuşmalarından, buradan sağ çıkamayacaklarını işitiyorlar. Özellikle Rosa Luksemburg’a hakaretler, saldırılar otelin girişinde başlıyor. Otelden çıkarken, süvari subayı Otto Runge,  Waldemar Pabst’ın emri ile Rosa Luxemburg’un kafasına vurarak bayıltır. Arabaya konulan baygın Rosa’nın kafasına dipçikle tekrar vurur. Bir başka süvari Hermann Wilhelm Souchon, son anda arbaya arkadan binerek, ağır yaralı Rosa’nın kafasına ateş eder. Zoologischer Garten boyunca giden Landwehr Kanalı kenarında duran askerlere cesedi suya atmaları söylenir. Onlar da denileni yaparlar! Katiller daha sonra bu eylemlerini kutladıkları sırada foroğraf ta çektirirler. Bu korkunç, nefret dolu cinayetin kurbanı olan Luxemburg nasıl bir insandı? Bu nefreti, buderece düşmanlığı hak etmişmiydi? Savaşa, savaş vergilerine karşı çıkmış olması, bu şekilde hunharca öldürülmesine neden olabilir mi? Hayır! Asla olamaz! Asıl neden onun düşünceleriydi. …

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal: Rosa Luxemburg’un Çiçekleri

Taner Aday O bir sosyalist, bir iktisatçı, bir savaş karşıtı, devrimci bir insandı. Evet devrimci idi. Onun devrimciliği, salt iktidarı, iktidarın anti-demokratik uygulamarını hedeflemiyordu. O yaşamının her anında her alanında, ilgi ile, ciddi gözlemlerle, iyi, güzel olanı ortaya çıkarmayı, adeta bir asıl amaç haline getirmişti. Aynı çağdaşı Marie Sklodowska Curie gibi, kendi alanında taviz vermez bir bilim insanı idi. Marie Curie, eşi Pierre Curie ile birlikte Polonium ile Radium elementini buldu. O dönemde kadınların bu alanlarda, üniversitelerde çalışmaları değil okumaları bile olanaksızken, eşinin odasının yanında bir odada adeta gizlice çalışırdı. Nobel ödülünü hem fizik; hem de kimya alanında alan iki kişiden biri, aynı zamanda da ilk kadın oldu. Bu çalışması onun ölümüne neden oldu. Radium’u bulmuştu ama masasındaki kocaman Radyasyon yayan kütlenin onu hasta edeceğini bilemedi! Bilimsel uğraşısı uğruna… Rosa Luxsemburg farklı mıydı? Hayır! O da öğrendiği ekonomi dalında, sosyal-demokrat partinin politikalarını dönüştürme uğraşısından bir adım geri durmadı. Çevresindeki her canlıya, bitkiye aynı sevgi ile aynı ilgi ile baktı. Öğrenmek bilmek istiyordu. İnsan dışındaki varlıklardan da öğrenebileceklerimiz olduğuna inanıyordu. 2 Mayıs 1917 de hapishaneden Sophie …

Seke seke

Janset Karavin Ufaktım. Sene 90. Bakırköy’de oturuyoruz. Tren istasyonunun üstündeki Gençler Caddesi girişinde sahaflar var, bütün gün oralardayım. Kimseyle iletişim kuramıyorum. Bir kitap alıyorum her gün sahaflardan, gidip bir yerlere çekilip okuyorum. O gün Yılmaz Güney’in Salpa’sını almışım. Ataköy’ün 70’lerde yapılmış ilk kısımlarına doğru iniyorum. Yeşillikler içinde buralar, parkları, bahçeleri var. Oturuyorum bir bankta ve okumaya başlıyorum. Kitabın son sayfasına gelmişim tam, bir siren sesiyle irkiliyorum. Kafamı kaldırıp bakıyorum, yanımdaki yolda bir ekip otosu. Polis memuru kapıyı açıp iniyor arabadan. Ben yeniden kitaba dönüyorum, son paragraf artık, biti bitecek. Polis yaklaşıyor, ben okuyorum. Bitmek üzere. Ha gayret derken, ben son cümleyi okuyamadan elimden çekip aldı kitabı memur. “Bu ne?” dedi, “Kitap.” “Napıyon bunla burda?” “Okuyorum.” Şöyle bir evirip çevirdi kitabı. Arka kapaktaki resminden tanıdı Güney’i, kitabın ön kapağına bakmadı bile. “Ölmedi mi bu adam yahu?” dedi pis pis sırıtarak. Aklımda cevaplar uçuştu. Tam o sorada direksiyonun başındaki diğer memur: “O ne lan?” diye imdada yetişti. “Kitap kitap, görmüyon mu?” “Hee!” Bana çevirdi meymenetsiz sıfatını yeniden, elindeki kitabı sallayarak. “Çoktan,” dedim. “Ney?” diye sordu bana doğru …

Divine Queer Film Festivali: Murat Çınar’la Söyleşi

Murat Çınar, çift anadilli bir gazeteci. 2001 yılından beri İtalya’da yaşıyor. Taksim Pera’nın iki adım ötesinde, Yahudi ve Ermeni mahallelerinin arasında büyümüş. Kısa bir süre Uluslararası Finans eğitimi aldıktan sonra kendini İtalya’ya atmış. Finanstan kendini bir şekilde kurtarmayı başaran Çınar, gazetecilik eğitimi almak üzere önce Siena’ya ve daha sonra da Torino’ya yerleşmiş ve sonuçta kendisini Dams’ta (discipline della arti, della musica e dello spettacolo / sanat, müzik ve gösteri bilimleri) bulmuş. Hâlâ ve sürekli olarak gazetecilik yapıyor, fakat zaman içinde video, video düzenlemeleri, fotoğraf ve internet pazarlamacılığı ön plana çıkmış. KaosGL, BirGün, Bianet, Sol ve Sendika gibi platformlara/gazetelere yazıyor. Karşı Radyo’da ve Gezi zamanında da ÇapulTV’de birer senelik programlar yapmış. Glob011’in kurucularından ve İtalya’da da BabelMed, Manifesto, E-il mensile, Prospettive ve Pressenza’ya yazmaya devam ediyor. Özellikle siyasi haklar, İtalya’da göçmenlik, Orta Doğu uluslararası politikaları, şiddetsiz politikalar, şiddet ve ayrımcılık karşıtı, anti militarist hareketler üzerine çalışıyor. Şimdiye kadar, çalıştığı konular üzerine iki kitap hazırlamış: Una guida per comprendere la storia contemporanea della Turchia ve Perché in Turchia non può esistere una stampa libera? İsimlerinden de anlaşılacağı …

Engin Arıkan: Endüstriyel Hayvancılık, pratik ve etik sorunlar

Hiç kimse ne cinsiyetçidir, ne ırkçıdır ne elitisttir. Ama eğer hayvanlar konusunda türcü bir yaklaşımınız varsa, eşitlik argümanınızda bir hata vardır.   Engin Arıkan, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Galatasaray sıralamasından devam ederek Galatasaray Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans yaptı ve şimdilerde Kamu Hukuku doktorası yapıyor. Engin’le, birlikte Galatasaray’da hukuk felsefesi asistanlığı yaptığımız zamanlarda tanışmıştık. Daha sonra ben ayrıldım, Engin de 2012 tarihinden beri Türk Alman Üniversitesi’nde Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2003 yılında Tekin Yayınları’ndan çıkan Hukuk Felsefesine Kısa Bir Giriş adlı bir çeviri kitabı var. Benim ilgilendiğim kısım ise, daha yeni sayılabilecek kitabı ve doktora araştırması üzerine. 2016’da Ekin Kitabevi’nden yüksek lisans tezi, Hayvan Hakları İnsan Hukuku adıyla yayınlandı. Sorduğu sorular hem toplumsal açıdan, hem ister halklar, ister türler arası bir birlikte yaşama pratiği geliştirmeye çalıştığımız bir dönemde bireysel olarak çok cesur: Hayvanlar bu süreçte neler tecrübe ediyor? Yaşadıkları acının ahlaki bir önemi var mı? Hayvanları yemekte veya diğer şekillerde kullanmakta haklı mıyız? Hayvan hakları diye bir şey olabilir mi? Hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız nelerdir? Hayvanlar hukuk tarafından korunabilir mi? …

Mâzi, Hal, İstikbâl

Erdem Kırbıyık – İstanbul “Olabilecek en kötü şey mâzide kalanın normalleşerek geri dönmesidir” – Madrid’de bir duvar yazısı. İnterneti olan herkesin ulaşabileceği verilere göre dünya üzerinde ki zenginlerin sadece bir günlük gelirleri ile açlığın ve kıtlığın bitirilmesi âşikar iken, yine mal varlığı olarak %1’lik dilime giren insanların (marka da denebilir) yaptığı işleri insanlığı daha ileri götürecekleri iddiası her gece kafasını yastığa koyduğunda, üzerinde yaşadığı dünyanın dertlerini düşünen insanların gücüne gidedursun, ben size 18. yüzyıl Avrupası’nda bir barda iki kafadarın vakit öldürmek için giriştikleri bir köprü probleminden bahsedeyim. Evet matematik ile azıcık haşır neşir olanların hemencecik aklına geliveren ünlü Könisberg Köprü Problemi. İddia şuydu: Könisberg’de bulunan yedi köprünün hiçbirinden bir defadan fazla geçmeden şehrin ana adasından çıkıp geri gelecek bir rota var mıdır? Neyse böylece, gel zaman git zaman çeşitli çözümler veya paradokslar ortaya atılarak fen fakültesi öğrencilerinin baş belası olan topoloji bilimimin de temelleri atılmış oldu. Bilimsel bir makale iddiası ile yola çıkmadığım için işin sadece hikâye kısmında kalarak bir matematik probleminden çıkarılması gereken dersler noktasında da yardımcı olacağımı söyleyemeyeceğim ancak, bana göre devrim niteliğinde …