All posts filed under: Deneme

Güz çürür yazı kalır

İnsan en çok kendi yalnızlığına ihanet ettiğinde kimsesiz hisseder kendini ve en çok kendini dinlediğinde kendi kimsesini bulur. Kendinden çıkmadan kendini bulamaz yani insan. Kendini kendine dert edindiğinde ve adresi kaybettiğinde bulur ki bulduğu ne varsa başkalarına armağan ederek yaşamayı sürdürür. Geriye doğru yaşamadan yol kat edemez insan kendi derinliklerinde. Kabuğu kalınlaşmadan özü oyulmaz, yüzü kızarmadan içi pişmez insanın. Geriye doğru yaşamalıdır elbette, çünkü kimse yarınlarında aramaz bir bilinmezi, herkes kendini çocukluğuna saklar… Öğrenmeyi yaşamak, yaşamayı öğrenmekten daha kolay. Kelimeler, bütün yanlış anladıklarımız. Kelimeler, bütün yalnızlıklarımız. Yaşamın kısırlaştırdığı bir zihni ve kusursuzlaştırdığı bir egoyu ehlileştirmek üzere kendi içimize doğru yola çıktığımızda uzayda silinip gitmek üzere bir nokta arıyoruz. Noktaları birleştirince ortaya ne anlamlar çıkacak, bilmiyoruz. Ne kadar kaybolursak, o kadar yaşıyoruz. Ama herkes iplere tutunarak yaşamak derdinde şu gök kubbede; ne düşmek bir bilinmeze, ne yere basmak, ne kanatlanmak… Kaybolduğumuz anlara sinmiş bulaşıcı bir hastalık, zaman. Onu yendikçe iyileşiyoruz. Ondan kurtulmak için içiyor, ona hükmetmek için dua ediyor, onu durdurmak için uyuyoruz. Uzay koskoca bir bilinmez olarak orada öylece dururken biz bedenlerimizi terk etmekle sonsuzluğa …

Kafam karışık. Söylemiş miydim?

Bugün göz doktoruna gittim. Ara ara taktığım gözlüğümü sürekli kullanmam gerektiği konusunda ısrar etti. Beyin, gözün düzgün görmediğini tamamlasa da bunun bir yük olduğunu, düzenli gözlük kullanmaya başlarsam hiç fark etmediklerimi de göreceğimi söyledi. Beyne giden verilerin yüzde altmış beşi görmekten geçiyormuş. Gözlük kullanmak istemiyorsam lens de kullanabilirmişim.  Birçok tercih –aracısız, gözle mi görmeli, beyne mi bırakmayı görmeyi–, birçok yöntem –gözlük mü lens mi? Ne ilintisi var burada olmakla, öylece durmakla? Hiç. Şimdi müzik dinliyorum. Bir odada çamaşır kuruyor, mutfak masasında ben. Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım, unutma beni, unutama beni. Ben nasıl ki unutmadım, sen de unutma beni. Ne ilintisi var şimdi burada olmakla, öylece durmakla? Hiç. Yurt dışından yeni döndüm. Dağınık. Bavulum hâlâ ortada. Şu an bilimkurgu romanı okuyan kocam bundan şikayetçi. Nasılsa üç güne tekrar gideceğim, açıklamam bu, kendime de ona da. İşin aslı, dağınığım, hep öyleydim. Koca mı eş mi demeli insan birlikte olduğu kişiye, kafam karışık. Kim kiminle eş, niçin olmalı? Beraber olunan kişinin cinsiyeti baştan konulmalı mı koca diyerek: Merhaba, ben heteroseksüelim. Ne ilintisi var bunların burada olmakla, öylece durmakla? …

Hasret midir Yolcunun kaderi Vuslat mı?

Burag Peksezer – Dublin Eylül ayı hep yenilikler ayıdır. Ya okullar başlar, yaz sonrasında işler hızlanır, insanlar gelecek senenin planını yapmaya başlar vs. Ben de eylülün ilk gününde gelmiştim İrlanda’ya. Bu sene üçüncü yılım doldu. Bu sebeple de biraz gitmek ve kalmak üzerine konuşalım isterim. Siz kendi tecrübelerinizi, hikayelerinizi iletebilirsiniz. Ben ise kendi bildiklerimden başlayacağım. Ben bu 3 sene içinde vedanın her çeşidini yaşadım. Aileme ve sevdiklerime İstanbul’da veda ettim, onlar kalırken ben gittim. Bazen ise beni ziyarete gelen aileme, arkadaşlarıma veya eski sevgilime veda ettim, onlar giderken kalan ben oldum. Her seferinde de kalbim sıkıştı, bazen veda ettiğim kişiyi bir daha göremeyeceğimi biliyordum, bazen ise sadece bir kez daha görebilmeyi diledim. Tam da bu yüzden her hava alanıma gidişimde veda eden çiftleri, aileleri, arkadaşları izlerim. Nasıl içten bir andır o, ne sözler verilir, ne gözyaşları dökülür… Tüm bu çiftleri, aileleri,arkadaşları izlerken, kimi zaman hasret çekip eski fotoğraflara bakarken hep sordum kendime, insan eneden gider? Neden sevdiklerini, ailesini, tanıdığı ve özlemini duyacağı her şeyi neden bırakır ve geri dönme eşiği nedir? Daha iyi bir iş …

A-la-amerikana: Çömmeli Gömmeli Çözümler

Can Evren Sanıyorum bir iki yıl önceydi. Fani dünyadaki kısıtlı vaktimizi en verimsiz nasıl harcarız sorusuna kafa yorarken bulduğumuz en ihtişamlı yanıt olan sosyal medyada boş boş gezinme faaliyetine gömülmüş, birtakım linklere tıklıyordum. Çokbilmişin teki bol keseden sallamış yine: Batı taklitçiliği yüzünden alaturka helalardan alafranga tuvaletlere geçen milletimiz, sıçarken doğru pozisyonda oturmadığı için insanların bağırsak sağlığı bozulmuş, kültür özlemiyle yüreğimiz, çömme özlemiyle bağırsaklarımız yanıyormuş. Yere çukur açmaktan oturarak etmeye geçtiğimizden beri ishal, kabız, kolon kanseri, basur, almış başını yürümüş. Şu frenk alışkanlıklardan bir silkinsek, kendimize gelsek, kültürümüze ersek, mutlu mesut sıçacakmışız. CIA ayağını denk al! Bitmek bilmeyen Fatih-Harbiye çekişmesinin, Türkiye’nin bu zevksiz kültür kavgasının sanırım en pis konu başlığı bu hela meselesi. Geçtiğimiz aylarda İstanbul’dan Bursa’ya İDO ile gitmek için Yenikapı’daydım, Terminaldeki yepyeni mosmodern erkekler tuvaletinde beş tane kabin var, üçünü alaturka yapmışlar. Orta sınıf apartman ortamında büyümüş ben, ayak tabanlarını yere ustalıkla kilitleyip yere dengeli çömme terbiyesinden geçmedim çocukken. Alafranga büyüyen kesimdenim. Alaturka yüznumaralara mecbur kaldığım anlar, hep imtihandı. Çocukken tuhafsardım ve biraz zorlanırdım ama neticede becerirdim çatpat fakat şimdi diz sakatlığı, bel ağrısı, …

Yunanistan’da Ne Arıyoruz?

Bugünlerde herkes ya Yunanistan’da tatil yapıyor ya da orada gelmiş adaların güzelliğini, insanların sıcaklığını övüyor. Doğrudur, gerçekten güzel yerler. Ama işin asli, o insanların çoğu bizim buradan göçen insanlar ve onlar bizim kıyılarımızda yaşarken Ege’nin bu yani da (onlar Minör Asia der)aynen böyleydi; daha yaşanılır ve daha insancıl… Sonra ise onları düşman belledik, sürdük ve onlardan kalanları da yok ettik. Şimdi iki parça deniz görmek ve huzur bulmak için Yunanistan’a gidip “işte medeniyet” diyoruz. Adamların balta girmemiş sahillerini, güzelim evlerini ince işlenmiş eşyalarını övüyoruz. Zaten şehirlerde bile en çok onlardan kalan yerleri övmüyor muyuz, İzmir kordon olsun, Fener balat olsun, adalar olsun.. HEPSİ de bize onların mirasıydı bizde… Sürdüğümüz adamlarım yuvasını özlüyor, yaşam arıyoruz. Yaşadığımız ilahi adalet değil ama ilahi bir komedi belki de… Ben Kınalı Ada’da büyüdüm, İstanbul’daki Prens Adaları’nın kente en yakın olanında, hani şu tepesinde antenleri olan… Her yaz okullar kapanır kapanmaz giderdik, denize girdiğimiz, sokaklarında istediğimiz gibi oynayabileceğim bir vahaydı benim için ve Vasili için, Geo için, Doruk için, Can için, Sayat için, Arden için ve Engin için… Kimin hangi dili …