Deneme, Makale, Taner Aday, Türkçe
Leave a Comment

“Popülist Milliyetçilik” üzerine bir deneme

Taner Aday – Duisburg

Marx-Engels-Forum, Berlin

19 YY. filozofları ve düşünürleri, ulus devletlerin kurulma süreçlerini, feodalizmin yıkıntıları arasında yaşadılar ve bunu ileri doğru bir gelişme olarak gördüler. Bu çağ dinlerin, o güne kadar yazılan tarihin, tekniğin etkilerinin, sanayileşmenin sonuçlarının, sınıfların, yeni oluşan bürokrasinin ve bunun biçimlerinin; son tahlilde devlet kavramının ele alınıp, alabildiğine incelendiği ve yeni teorilerin geliştirildiği bir çağdı.

Ele alınmayan ya da alınmaya değer görülmeyen tek konu, milliyetçilikti. Milliyetçilik en başından beri zayıf, kötü ve yanlış bir “akım” olarak damgalandı. Hepsi bu kadar! Almanya’da, İtalya ve İspanya’da faşistlerin, milliyetçiliği kullanarak iktidara gelmiş olmaları ve faşisizmin barbarlıkları II. Dünya Savaşı yıkımının gölgesinde kaldı.

Bu konuya gereken önemi veren tek insan belki de Moses Hess’tir. Görüşleri Theodor Herzl’i derinden etkilemiş, İsrail Devleti’nin kuruluş ideolojisi olarak görülmüştür. Dini bir topluluk olan Yahudileri, dinden bağımsız, Fransız Devrimi’nin öğretileri ışığında nasıl birleştirebileceğine yönelik tezlerin ele alındığı “Roma ile Kudüs” adlı eseri, aynı zamanda Siyonistlerin el kitabı olmuştur. Hatta Moses Hess’in, Marx ile Engels’in komunist olmalarında bile etkisi olduğu söylenir.

İnsanların, kendilerini kolayca tanımlayabilecekleri, aile, sülale, toplumsal düzenler, sınıflar, dini örgütler, partiler, uluslar ile devletler bir gruba üye olma istençleri, Aristoteles’den bu yana bilinen bir gereksinimdir. (İsaah Berlin)

Marksistlerce Milliyetçilik; yanlış bir bilinç biçimi, burjuvazinin, bilinçli ya da bilinçsizce, eski feodal sınıfların içinden bazıları ile birleşerek, sınıfları baskı altına almak ve işçi sınıfının iş gücünü sömürmek için kullandıkları bir ideolijiydi. Günü geldiğinde bu ezilen sınıflar, işçi sınıfı öncülüğünde egemen sınıfları devirecek, üretim sürecini kendi denetimi altına alacaktı. Çünkü kapitalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler çok fazlaydı ve bu rekabet ile çelişki onları zayıflatacaktı. Bu teori içinde ulusal duyguların yeri yoktu! Kelimenin tam anlamı ile “hafife” alınmıştı.

Oysa çağımız, kendisine sosyalist diyen bazılarının bile milliyetçiliği savunduğuna, savunmakta olduğuna şahit oldu. Bugün Türkiye’de, bu durum en açık şekli ile ortaya çıkmıştır. Bunda -Marx’ın deyimi ile- “eski egemenlerin çabaları” da önemli rol oynamaktadır.

Bu arada birşeyi belirtmekte yarar var: Bu anlatılanlardan Marx’ın yanlış tespitte bulunduğu sonucu çıkmasın! (Doğu despotizmi ile iktisadi gelişmenin zorunlu olarak işçi sınıfını geliştireceği, bu yolla da devrimler olabileceği gibi politik olanlar hariç) Ben bunu iddia edecek kimsenin bulunduğunu sanmıyorum. Onun tezleri, tespitleri ve bazı yanılsamalarına rağmen çağdaşlarının göremediği şeyleri tüm açıklığı ile görmüş olması durumu hala yol göstericidir: Üretim araçlarının özel sektör elinde merkezileşerek yoğunlaşması, sanayileşme sürecinin önüne geçilemeyeceği, daha o dönem belli belirsiz olan sermayenin büyüyüp toplumsal-siyasal çatışmaları körükleyecek olması gibi… Aynı zamanda, siyasi-ahlaki düzeyde, felsefi-dini bir liberal bilimsellik maskesi altında sürdürülen sahte ve acımasız tezleri çürütmedeki başarısı da gözardı edilemez.

Karşıtları sıradan insanlar değillerdi. Örneğin, parlak zekası ile, ele avuca sığmayan Bakunin… Marx’dan önce devrimin, sanayileşmiş ülkelerde değil de varlıklıların tehdit altında olduğu İspanya ya da Rusya’da olacağını söylemişti. Heinrich Heine ise (Marx ile çok tatsız bir tartışmadan sonra arkadaşlıkları sona erdi. İkisi de bu nedenle mutsuz oldular) Marx’a bir gün bu  “ideolojik olarak (milliyetçilik ile) zehirlenmiş Alman ve Fransız barbarların” Avrupa’yı bir çöle döndüreceğini söylemişti. Marx’ın nefret ettiği, açıkça “piç” diyecek kadar öfkelendiği Ferdinand Lassalle: Devlet Sosyalizmi’nin geleceğini (SSCB) ve bunun devlet kapitalizmi ile aynı olabileceğini söylemişti. Bunların hepsi gerçekleşti. Max Weber bürokratik iktidarın gücünün nasıl gelişeceğini; hatta romancı George Orwell, Stalin’in diktatörlüğünü dahiyane romanı 1984 te anlatmıştı. Tüm bunlar Marx’ı haksız mı çıkardı? Hayır, asla!

Yazının başında söylediğimiz gibi ele alınmayan tek konu olan Milliyetçilik, bugün tüm bu teorisyenlerin ve takipçilerinin önünde çözülmeyi bekleyen dev bir ödev olarak durmaktadır. Tarihin hiçbir döneminde, ne bugünkü biçimi ile ideolojik İslam’ın; ne de toplumun sosyo-psikolojik açıdan incelenmediği Türkiye koşullarında bu konunun ele alınıp irdelenebileceğini sanmıyorum!

Ulusal, dini, sınıflar arası eşitlikler için çabalayan ve yeni kuşaklara daha kardeşçe, demokratik bir gelecek kavgası sürdüren gerçek sosyal-demokrat, sosyalizme inanan insanlar bunu başarabilir. Kısaca önümüzdeki dönem, sınıf, din ve kuşaklar arası çatışmaların değil, her türden milliyetçiliğe karşı direnmenin belirleyeceği bir dönem olacaktır.

Dikkatten kaçırılan şey ise sözüm ona uluslararası birliklerde yaşananlar; Yani AB, BM, NATO gibi örgütlerdir. Buralarda sürdürülen tartışmaları incelerseniz göreceksiniz ki, her ulus temsilcisi orada alenen milliyetçi söylemlerle, kendi ülkesinde “puan toplama” yarışındadır! Türkiye’nin sözcülerinin konuşmalarına bir de bu açıdan bakınız. Hatta R.T.E.’nin söylemlerine: “Çok meraklı değiliz!”, “Kendileri bilir!” vs.. Bunlar hem dini; hem de milli duygulara yönelik “Türkiyece” söylemlerdir; üstelik “başarılı” da olmaktadır.

Ancak bu “başarının”, her grup tarafından sık sık şikayet edilen bir bölünmeye hizmet ettiği görülmemektedir. Bu noktada bölünmeyi “coğrafi bir bölünme” olarak ele almadığımızı da söyleyelim!

Şu anda her türden “ulusalcı”,  kendine acıma duygusu ile, üzeri örtülü ya da açıkça, milliyetçiliği pompalamaktadır. Öteki milliyetçiliğe karşı kendi milletini savunma dürtüsü ile, toplumsal uzlaşma zeminini kırılma noktasına doğru zorlamaktadır; adeta yangına körükle gitmektedir.

İktidar ise;  İslami Cumhuriyet hayali ile, İslam’ın belli bir yorumunu topluma dayatarak, bu toplumsal “çatlağı” daha da büyütme çabasındadır. Devleti ele geçirmiş olmanın verdiği aşırı özgüven yanılsaması ile önlerine ulaşılması olanaksız hedefler koyarak, her başarısızlıkta daha hırçınlaşıp, daha da saldırgan hale gelmektedir.

Bu her yönden saldırıya geçen ilkel siyasi körlük, hiç kimsenin ele almaya değer görmediği milliyetçilik, ne olduğu belli olmayan bir dini ideoloji ile birlikte, ülkemizi düşünsel ve bir iktisadi çöle; bir insan çölüne döndürebilir. Bazı aklı evvel “akiller” iş işten geçtikten sonra ne denli gülünç ve acıklı duruma düştüklerini anlamışlardır.

Görünen tehlike ise “ateşkes” yapan grupların kendileri dışında tüm eleştirilere, bahsettiğimiz “ulusalcı” içgüdü ile düşmanca tavır almasıdır. Böyle bir şey olacak diye yola çıkmak yerine, süreçteki tartışmalarda, demokratik, eşitlikçi tezlerin öne çıkmasını sağlamaya çalışmak daha aklıselimdir ve sürecin ruhuna uygundur. İşte bu içerikteki tartışmalarda, toplumun birlikte gideceği yön daha belirgin olabilir.

Tabii ki bunun da birtakım koşulları vardır. Bunların en öncelikli olanı ise tüm zorluklarına rağmen, yönü ne olursa olsun, bu yol; birlikte yürünmesi gereken, devrimci bir yoldur!

This entry was posted in: Deneme, Makale, Taner Aday, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.