Röportaj
Leave a Comment

“Diktatör olsa oynayamazsın diyorlar, zaten oynayamıyorum”

Sadece Diktatör isimli oyunu sahnelemesi Türkiye’de yasaklanan Barış Atay, bir kez daha Berlin’de idi. 17-18 Mart 2018 tarihlerinde, Theater 28’de sahne alan Atay’la bir araya geldik.

Öncelikle hoşgeldiniz Berlin’e. Berlin seyircisini nasıl buldunuz Barış Bey?
Hoşbulduk. Gayet keyifliydi. Berlin’de çok oyun oynadık, 9. oyun bu. Hala insanların gelip izliyor olması güzel. Umarım yeni oyunlarla da çıkarız karşılarına.

Oyununuz neden yasaklandı, bu “sadece bir oyun” değil miydi?
Bunu sadece bizim oyun üzerinden bir yasak olarak değerlendirmek yanlış olur. Evet ismi dikkat çekici, belki hükümet açısından rahatsız edici ama; OHAL ilan edildikten sonra Genco Erkal’ın da oyunu yasaklandı, Rutkay Aziz’le Taner Barlas’ın da. Bunu hükümetin kültür sanat alanına direk müdahalesi ve bundan sonra yapacağı müdahalelerin habercisi olarak okumak daha doğru olur.

Neden? Sanatın gücünden korktukları için mi? “Sanatın gücü” neye tekabül ediyor burada, neyi değiştirebilir?
Elbette bunun en önemli etmenlerinden biri bu. Doğal olarak bu kadar gücü eline geçirmiş bir iktidarın toplumsal muhalefeti tetikleyebilecek ya da izlediği sanat eserlerinden aldıklarıyla söyleme geçirebilecek herhangi bir şeyin önünü alması muhtemel. Tiyatro da bu açıdan düşündüğünde en önemli sanat dallarından bir tanesi. Yaşadığımız zorlu süreçlerin ne olduğunu anlatmak ve insanları biraz daha hareket etmeye çağırması açısından böyle. O yüzden bunların hiç birinin tesadüf olduğunu söyleyemeyiz tabii.

Peki tiyatro, kötü bir benzetme yapmak istiyorum burada, mesela bir Cuma vaazı gibi insanları harekete geçirebilir mi?
Aynı etkiyi göstermesi mümkün değil. Senin de dediğin gibi, elmayla armut gibi olur ama, şöyle diyebiliriz: Toplumsal reaksiyonları fiziken etkilemese dahi; insanların yaşadıkları süreci, bilinç altında söylemek istemedikleri ya da söylemeye çekindikleri şeyleri duyduktan sonra, daha farklı tepki vermek konusunda belki biraz umut ışığı, biraz cesaret yaratma ihtimali olabilir. Ama topluca harekete geçirecek bir vasfı yoktur sanatın tek başına.

“Tek başına yoktur.” Neyle beraber vardır peki? Mesela örgütlü bir sanat mıdır korktukları?
Elbette ki bu tür rejimlerin en çok çekindikleri örgütlü halktır esasen. Sanatçılar da normalde, toplumsal muhalefetin güçlü olduğu ülkelerde, kendi yaptıkları eserler, duruşları söylemleriyle belki bir lokomotif etkisi görmeliler. Ama Türkiye’de, özellikle son 15-20 yıla baktığımız zaman, bu şekilde bir sanatçı örgütlenmesi ya da hareketin başını çeken sanatçılardan bahsetmek çok mümkün değil. 2013’te Gezi Direnişi sırasında, oluşan ortamdan kaynaklansa gerek, çokça oyuncuyu müzisyeni sanatçıyı ortamda görmüş olmamız yakın bir tarihe tekabül ediyor. Fakat hemen sonrasında, geziden sonra, daha ceberrut bir devlet anlayışıyla karşılaştıklarında çokça sanatçının bu duruştan vazgeçtiğini de görüyoruz, beş altı isim dışında. Popüler isimler açısından söylüyorum. Yoksa Türkiye’de üniversitelerde, amatör tiyatro gruplarında ya da televizyonda popüler olmamış ama hayatı tiyatroyla geçmiş birçok insanın kendi siyasi görüşü ideolojisi doğrultusu doğrultusunda iyi bir mücadele verdiği gerçeğini de atlamamak lazım. Mesela İdil Tiyatro Grubunun, popüler isimlerden oluşmasa da, devrimci bir mücadele vermediğini söyleyebilir miyiz, söyleyemeyiz.

Oynadığınız oyun ilk olarak Artvin’de yasaklandı. Artvin Valiliğinden izleyenler mi oldu ki, farklı illerde de oynadığınız oyun orada yasaklandı?
Biz birinci ve ikinci sezonumuzda oyunlarımız genelde yurt dışı turne ağırlıklı ve İstanbul’daki yerleşik tiyatromuz, Kadıköy Emek ağırlıklıydı. Çokça Türkiye turnesi yapmamıştık henüz. Üçüncü sezonda Türkiye turnesindeki oyunlarımız artınca sanıyorum rahatsız etti. İnsanlar sıkça bahsetmeye başlayınca müdahale etme gereği duydular, diye düşünüyorum. Tabi öncesinde de baskılarla karşılaşıyorduk ama, mesela salon vermeme gibi, düğün salonunda oynuyorduk. Bunlar aşabileceğimiz şeyler oluyordu. Fakat bu sefer İçişleri Bakanlığının direkt müdahalesiyle, organize bir şekilde oldu bu yasak.

Oyunun içeriğine bakarsak; Mahzuni Şerif bir verdiği bir röportajında, “Zevzek’i kime yazdınız” diye sorulunca, “bütün zevzeklere yazdım” diyordu. Siz, sadece diktatörü mü oynuyorsunuz, özel olarak birini mi oynuyorsunuz?
Onur Orhan’ın yazarken spesifik olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı baz alarak yazdığı bir oyun değil. Biz hiçbir zaman oyunun içinde Recep Tayyip Erdoğan’dan bahsetmiyoruz, demedik. Hiç öyle bir çekincemiz de yok. Dikta rejimini kurmaya çalışan herkesle ilgili sorunumuz. Evet, Recep Tayyip Erdoğan bunlardan bir tanesi. Fakat, Almanya’da Alman seyirciye oynadığımız zaman o kendisine Hitler’den bir şey bulacaktır. İtalya’da Mussolini’den, İspanya’da Franko’dan… Sonuçta bizim eleştiri yaptığımız nokta bir diktatörlüğün inşası meselesi. Bir diktatörün ağzından bunu dinliyoruz. Ama buradaki kritik nokta şu: Biz propagandist bir dille sadece sağ tabanı, sağ kültürü, sadece diktatörlüğü eleştirelim demedik bir yandan da aslında bunun gelişmesine bilinçli bilinçsiz olanak sağlayan eksik muhalefet kavramının da öz eleştirisini verelim dedik. Bizimde suçumuz, ya da sorunumuz. Demek ki belli bir yere kadar mücadelemiz eksik kalmış ki, karşımızda böylesine bir heyula, böylesine bir güç oluşmuş. O yüzden bir eleştiri öz eleştiri mekanizması şeklinde işliyor oyun. Buna dayanarak şunu söyleyebiliriz ki, aslında hükümetin oyunun sadece isminden rahatsız olmuş olması muhtemel.

Çünkü eleştirileriniz sadece diktatöre değil.
AKP tabanından bir çok insan, “diktatör olsaydı bunu yazamazdın”la başlayan bir süreçti. “Diktatör olsaydı şunu yapamazdın…” En son birisi şey demiş bana, “oğlum diktatör olsaydı oyunu oynayamazdın.” Oynayamıyorum zaten. Öne sürdüklerinin hepsi oluyor zaten. Evet Hitler gibi kimseyi toplama kamplarına götürmüyor. Bu dahi olabilir ama neyin toplama kampı olduğunu da tartışmak lazım. Ülkede bir çok yer açık toplama kampına dönüşmüş durumda. Evet bizleri kurşuna dizmiyor ama işte Dilek Doğan gibi kapısının eşiğinde öldürülenler var. Kürt illerinde öldürülüp sokaktan cesedi alınamayan insanlar var. Bak ‘92’de Sevcan’dan bu yana biz her dönem panzer altında kalan insanları duyarız, okuruz. Şimdi bunları düşününce, nasıl “bir diktatörlük yok” diyebiliriz ki? İsimden bağımsız olarak burada bir mekanizma, bir makine var aslında. Erdoğan’dan önce güllük gülistanlık bir ülkede yaşamıyorduk neticede. Sadece o dönem bir koalisyon, bir ittifak halinde yönetiliyordu.

Oyunda diktatör, “ben sizin aynanızım” diye sesleniyor. Yine oyunda diyor ki diktatör; “yerime kimi koyacağınızı bilmiyorsunuz, bu şekilde beni bin yıl geçse de yıkamazsınız.” Biz kendimizi değiştirmeden diktatörlükten, diktatörlerden kurtulamayacak mıyız?
Bu iyi bir nokta. Bunu söylerken bir kişiden değil bir sistemden bahsettiği ortada. Bugün Erdoğan gitse yerine “solcu bir lider” getirsek Türkiye’de nasıl bir sistem inşa edebileceğimizi biliyor muyuz, birkaç devrimci ya da sosyalist grup dışında? Bizim kültürel bir problemimiz var, Türkiye’de ve Ortadoğu’da herhangi bir bölgede. Biz hep nasıl yönetileceğimiz hakkında fikir beyan ediyoruz. Yönetilmek konusunda tamamız da kimin yöneteceğine karar veremiyoruz. O yüzden Erdoğan gitsin bu gelsin diyoruz. Hayır. Bizim problemimiz bir sistem problemi. Hayatı nasıl güzelleştireceği konusunda karar verememiş bir toplum yapısına sahibiz. Nasıl bir hayat yaşayacağını hayal edemeyen insanlardan oluşuyor toplumumuz. Erdoğan’dan sonra yapılması gereken; örgütlü bir toplumun, Türkiye’de işleyişi zayıf ya da yanlış olan her şeye müdahale ederek yeni bir sistem kurması. Yoksa Erdoğan’ın yerine gelecek herhangi birinin Türkiye’de şu aşamada çok büyük şeyler değiştireceği söylenemez.
Şunu anlatmamız gerekiyor: Sen sadece bir toplumun temsilcisi olabilirsin. Toplum nasıl bir hayat yaşayacağına karar verir, sen o hayatla ilgili konulmuş kanunları uygulamakla mükellefsin. Çok cabuk da yerin değiştirilebilir. Bizim sahibimiz, patronumuz değilsin. Sadece seçilmiş bir temsilcisin. Ama seçilenler, dünyanın her yerinde, kendilerini vazgeçilmez görmeye başlıyorlar. Sosyal demokrasinin güçlü olduğu söylenen Orta Avrupa ülkelerinde de böyle oluyor bu.

Türkiye’de yasaklanan oyununuzu burada oynayabiliyorsunuz. Benzer örnekleriyle klarşılaşıyoruz bunun. Mesela yönetmen Kazım Öz de Zer’in gösterimini burada yapabilmişti. Bir demokrasi cenneti değilse de, Türkiye’den burası nasıl görünüyor?
Demokrasi cenneti değil ama Fransız İhtilalinden bu yana Avrupa’da belirli kazanılmış hakların tartışması yapılmıyor. Buradaki problemler daha farklı. Birinin fikrini söylemesi, birinin kız arkadaşıyla birlikte yaşaması, bir tiyatro oyununun içeriği… Bunlarla uğraşılmıyor artık. O yüzden burada bu sanatsal faaliyetler, belirli sınırlarda, temel özgürlükler kapsamında ele alınabiliyor. Ama burada da şöyle bir iki yüzlülük var; burada yaşayan Türkiyeliler Erdoğan’ı ya da AKP Hükümetini protesto gösterileri sırasında karşılaşmadıkları polis zulmü demokratik bir ortamda yaşıyorlarmış hissi verebilir dışarıdan. Ama öyle değil. Siz Almanya’da Merkel’e tehlike yaratabilecek büyüklükte eylemler düzenlerseniz, Alman polisinin zulmüne uğruyorsunuz. Devlet dediğiniz yapı değişmez. Sadece kiminde bu özgürlüklerin sınırını biraz daha geniş tutar. Bir de burada belki halkın devlet tarafından uğradığı zulüm konusunda hakkını arama gücü olabilir.

Peki, şimdi ne yapmak lazım?
Bazı şeylerin çözümüne ulaşmak için zaman kaybettiğimiz gerçeği var. Sonuç itibariyle bazı şeyleri el altından yapan, çekinen bir AKP yok karşımızda. Önümüzde hileli bir seçim var. Artık geniş yığınların; “hayır bu iş seçimle çözülmeyecek, bizim sandıkları kitleyecek bir boykot seçeneğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor, bunun meşrulaştırılmasını engellememiz gerekiyor” demesi gerekiyor. O yüzden ben, devrimcilerin, geniş halk kitlelerini boykot konusunda ikna edebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Belki de boykot seçeneğinin en ciddi tartışıldığı dönem olabilir bu. Ama ne kadar gerçeğe erer bilmiyorum.

This entry was posted in: Röportaj

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s