Röportaj
Leave a Comment

“Ben bir şarkıyı arıyorum”

Kazım Öz, Türkiyeli Kürt bir yönetmen. İlk olarak inşaat mühendisliği okumuş olsa da yüksek lisansını sinema televizyon üzerine yapıp daha sonra da bir çok filmde yönetmen ve senarist olarak görev almış biri. Politik bir kaygıyla yaptığı bu işte de yasaklamalar, sansürlerle karşılaştığı gerçeği de malumunuz.

Yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği son filmi Zer’de bu sansürden payını alanlardan. 36. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ilk kez izleyici karşısına çıktı film. Ancak bazı sahneler sansüre uğradı. Seyirciler karartılan bu sahnelerde,  “Bu sahne T.C. Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü Üst Denetim Kurulu tarafından sakıncalı bulunduğu için izleyemiyorsunuz” uyarısıyla karşılaştı. Bunun üzerine de filmin tamamı için sansür kararı verildi.

Zer, 30 Kasım 2017 günü, Berlin Babylon’da özel bir gösterimle izleyici karşısına çıktı. Bir hafta gösterimde kalan film için yapılan özel gösterim gecesinde Kazım Öz’le birlikte filmin başrol oyuncusu da bu serüveni anlatarak sorulara cevap verdi. Biz de Zer üzerinden kendi merak ettiklerimizi sorduk;

Daha önce de farklı şekilde sansürle karşılaşmıştı filmleriniz. Sansürlenen filminizin, Zer’in, kesintisiz halini ilk kez Berlin’de izleyebildik. Bu Kazım Öz icin ne ifade ediyor?
Sansür çağımızın yüz karası. Yıllarca alınteri döküp büyük çaba gösterilen bir filmin bazı sahnelerinin bir toplantıda birileri tarafından makaslanması kabul edilebilir bir şey değil. Faşizmin görünen hali bu işte.Türkiye’de maalesef sansürlü izleniyor film. Ama burada filmin tüm halinin izlenmesi güzel bir duygu. Bazen bir kaç saniye ya da bir kaç diyalog eksikliği bile bir filmden bir çok şey götürebilir. Zer yaklaşık 4 dakikalık kesinti ile Türkiye’de izleniyor. Tabii filmin geneline, hikayesine, anlamına büyük zarar veriyor bu.

Daha önceki filmlerinizde de, mesela Bahoz’da, bir arayış ve seyahatle karşılaşmıştık. Nedir Kazım Öz’ün aradığı?
Aslında hayatın kendisi bir arayıştan ibaret. Bu bir anlam arayışı, bir kimlik arayışı, bir duygu arayışı olabilir. Hayat sorular sormadan, bir şeyleri aramadan yaşandığında bence anlamsızkalır. Arayış da bizi yola çıkarır. Yol da bizi olgunlaştırır. Bilgeleştirir.  Bu arayışta bazen bir gerçeğe, bazen bir sırra, bazen kaybettiğimiz bir şeye, bazen de kendimize varırız. Bu varma hali tabi bir son değildir. Sadece yolun bir kısmıdır. Çünkü bu yol sonsuzluk barındırır.

Bu arayışlarınızda “dil” yani Kürtçe’yi bir anahtar olarak görüyoruz. Bunu biraz açar mısınız?
Biz Kürtlerin arayışındaki ağırlık noktası tabii ki geçmişimiz ve kaybolan kültürümüz. Öyle bir lanetli coğrafyada ve öyle korkunç sömürgeci güçlerin boyunduruğu altında yaşıyoruz ki, en basit insan hakkı olan dilmizi konuşmak veya unutmamak için bile ölmemiz gerekti. Kürtler bir harfin varlıği için, bir kelime için, çocuklarının isimleri için bedel verdiler. O yüzden uzun süre daha Kürt edebiyat ve sanatında dil teması işlenecektir bence. Dil bana annemi hatırlatıyor. Çünkü beni annemle buluşturan temel unsur.

Senaryolarınızı kesin çizgilerle sonlandırmıyorsunuz. Bu arayışınızın devam ettiğini göstermek için mi?
Hikayenin tam bitmemesi hoşuma gidiyor. Seyircinin zihninde devam ettiğini görmek de. Seyirci hayat deneyimleri, karakter özellikleri, duygu dünyası ile eksik yerleri dolduruyor. Seyirciyi dramaturjiye dahil etmek devrimci ve ilerici sanat için iyi bir yöntemdir bence.

Dünyanın birçok ülkesinde birçok ödül aldınız. Ve bugün filminizi ancak kendi ülkeniz dışında kesintisiz gösterebildiniz. Türkiye’de artık söyleyemediklerini Avrupa ülkelerinden duyurmaya çalışanlarla bunu nasıl bağdaştırırsınız?
Avrupa da bir zamanlar böyleydi. Alman faşizmi zamanındaki sanat eserlerine ve sanatçılarına bakınız aynı tabloyu görürsünüz. Bertolt Brecht 1940’lardaki karanlığa bakıp şunu diyordu: ‘Karanlık görürsün aydınlıktır!’ Bunu Fransız şair Paul Eluard’ın “Hiç bir zaman tam karanlık değildir gece” sözü ile daha iyi anlatabiliriz. Her şeye rağmen aydınlığın geleceğine inanarak yaşamak gerek. Ülken karanlık olsa bile orada yaşamaya çalışmak gerek.

Filminizin gösterildiği gecede, “çözüm süreci” bitmeden filminiz gösterilemediği için, başta bakanlıkça desteklenmiş olsa da sansüre yakalandığını söylemiştiniz. O süreçte bunu bekliyor muydunuz? Bu süreci politik olarak nasıl görüyorsunuz?
Bekliyordum evet. Maalesef Türkiye haklları için bir dönem umuda dönüşen barış süreci iktidarın kendi çıkarları için heba edildi. Hakların ve işçi sınıfının sınırlı olan haklarının hepsi bir bir geri alınmaya çalışılıyor. En küçük bir etkinlik bile izne bağlanmış durumda şu anda Türkiye’de. Yani faşizm adeta hortladı. Ama tüm bunlar iktidarın ne kadar sıkıştığını, kendi iktidarı için şiddet, baskı, zor dışında bir çaresinin de kalmadığını gösteriyor.

Kazım Öz’ün arayışlarında kendimizi bulmaya devam edecek miyiz? Yeni projeler var mı planlarınızda?
Arayış hep devam edecek. Tabii filme dönüşür mü bilemeyiz. Umarım dönüşür ve Zer’i ilgiyle izleyen seyircimize yeni bir armağanımız olur.

 

Röportaj: Hüseyin Mete

 

This entry was posted in: Röportaj

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s