Year: 2017

Kafam karışık. Söylemiş miydim?

Bugün göz doktoruna gittim. Ara ara taktığım gözlüğümü sürekli kullanmam gerektiği konusunda ısrar etti. Beyin, gözün düzgün görmediğini tamamlasa da bunun bir yük olduğunu, düzenli gözlük kullanmaya başlarsam hiç fark etmediklerimi de göreceğimi söyledi. Beyne giden verilerin yüzde altmış beşi görmekten geçiyormuş. Gözlük kullanmak istemiyorsam lens de kullanabilirmişim.  Birçok tercih –aracısız, gözle mi görmeli, beyne mi bırakmayı görmeyi–, birçok yöntem –gözlük mü lens mi? Ne ilintisi var burada olmakla, öylece durmakla? Hiç. Şimdi müzik dinliyorum. Bir odada çamaşır kuruyor, mutfak masasında ben. Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım, unutma beni, unutama beni. Ben nasıl ki unutmadım, sen de unutma beni. Ne ilintisi var şimdi burada olmakla, öylece durmakla? Hiç. Yurt dışından yeni döndüm. Dağınık. Bavulum hâlâ ortada. Şu an bilimkurgu romanı okuyan kocam bundan şikayetçi. Nasılsa üç güne tekrar gideceğim, açıklamam bu, kendime de ona da. İşin aslı, dağınığım, hep öyleydim. Koca mı eş mi demeli insan birlikte olduğu kişiye, kafam karışık. Kim kiminle eş, niçin olmalı? Beraber olunan kişinin cinsiyeti baştan konulmalı mı koca diyerek: Merhaba, ben heteroseksüelim. Ne ilintisi var bunların burada olmakla, öylece durmakla? …

Tinin Metafonisi-2

Diler  Tarhan Yaşamıyor gibi hissettiğiniz oldu mu hiç? Hiç yaşamamış gibi yaşadığınız? Veya her gün geçtiğiniz yerlere bir yabancı gibi bakma isteği duydunuz mu hiç sıfırlanmaya çalışarak? Yahut kafanızı kaldırıp uzunca süre gökyüzüne baktıktan sonra, gözlerinizi şu yaşadığınız kaosa tekrar indirince, garipsediniz mi hiç gördüklerinizi? Daha önce yaşamışsınız gibi hissettiğiniz an’ları yaşarken, insan daha önce gerçekten yaşamadığı bir şeyi nasıl anımsar diye düşündünüz mü mesela? Neyi nasıl, kime ne kadar sormalı meçhul ama kendimize sormadıklarımızdan sorumluyuz. Kendimize itiraf etmediklerimizden ve kendimizde köreldiklerimizden sorumluyuz. Dönüp dolaşıp aynı yere gelen bir girdap, ömür. Belki de yaşamak en büyük yenilgimiz. Belki de her son yalnızca bir ritüel, yaşantıları tükenmişliğe mahkum eden… Nitekim yaşamayı renklendiren şeyler de en az yaşamayı sonlandıran ritüelin kendisi kadar, alışılagelmiş ritüeller ve onların eşya suretindeki izdüşümleri değil mi? Kararmış bakır çanakları, saman rengi el işçiliği kalın kağıtları, divit kalemleri, mühür takımlarını, eski yuvarlak gözlükleri, aynalı tarakları, kum saatlerini, rengi solmuş dünya haritalarını, antika saatleri, naftalin kokan ipek yorganları, çini desenli porselen çay takımlarını, kolalanmış dantelleri, siyah-beyaz fotoğrafları, eski film afişlerini, bozuk radyoları, gramafonları, kaset …

Ercan Aktaş: OHAL ve Bir Vicdani Retçinin Hikâyesi

Vicdani Retçi Ercan Jan Aktaş ile Zeynep Koçak, OHAL’in vicdani reddini açıklayan kişiler üzerindeki etkileri hakkında sohbet etti. Türkiye’de aslında bir hak olarak Anayasa’da sunulan vicdani reddin etkileri ve vicdani reddini açıklayanların başına gelenler, gün geçtikçe daha da ağırlaşırken, 15 Temmuz 2016’dan bu yana süregelen OHAL ile vicdani ret davaları çok daha kritik bir dönemece girdi. Artık sanırım aylar, bir süredir başka şeyler hatırlatmaya başladı bize. Eylül’ü yeni geçtik, 6-7 Eylül’ü bir yandan, 12 Eylül’ü diğer yandan, 10 Eylül Altan kardeşlerin tutuklanma kararı derken Cumhuriyet Davası’nın duruşmaları eylül ayında görüldü. Temmuz da bu aylardan biri sanırım, 20 Temmuz 2015’te, Türkiye’yi tekrar savaş iklimine sokan Suruç Katliamı’nı takip eden, 24 Temmuz 2015 tarihli savaşa girme karar, derken bir sene sonrasında, 15 Temmuz 2016 tarihinde devlet ile ilişimizi baştan ayağı yeniden yazan, “adı nasıl konulursa konulsun” darbe, derken bu sene 26 Temmuz’da Ahmet Şık’ın “İtham ediyorum!” savunması. Daha önce Türkiye’de vicdani retçi olmak ve yasal düzenlemeler hakkında sohbet ettiğimiz, kendisi de Paris’te yaşayan vicdani retçi Ercan Jan Aktaş ile bu sefer de, OHAL’in vicdani ret hakkı ve vicdani retçi olarak …

Dentro il carcere turco di Silivri: testimonianza dal processo Cumhuriyet

Sofia Verza L’avvocato Nicola Canestrini ha preso parte ad una delle udienze contro i giornalisti di Cumhuriyet come osservatore internazionale delle Camere Penali Italiane. Un’intervista L’11 settembre scorso alcuni membri dello storico giornale di opposizione turco Cumhuriyet sono tornati in aula. Infatti, 17 tra giornalisti, editori ed avvocati della rivista sono sotto accusa per sostegno ad organizzazioni terroristiche armate. Nello specifico, si tratterebbe di un sostegno a FETÖ, associazione cui il governo turco imputa il tentato colpo di stato del 2016, e al PKK (Partito dei Lavoratori del Kurdistan). Dieci degli accusati sono in detenzione cautelare, in carcere in attesa di processo, alcuni già dal 2016. Nel frattempo, il processo contro Cumhuriyet è divenuto un simbolo dell’attacco al libero pensiero in Turchia. OBCT ha intervistato l’avvocato Nicola Canestrini, membro delle Camere Penali Italiane e referente del progetto Endangered Lawyers (avvocati minacciati), che l’11 settembre si è recato nella prigione di Silivri, il penitenziario più grande d’Europa, a quasi 100 km da Istanbul. Qui, ha partecipato ad una delle udienze del processo Cumhuriyet come osservatore internazionale, assieme a molti altri rappresentanti di associazioni e gruppi attenti agli attacchi …

Gezi: Bir Türkiye’ye Aidiyet Hikayesi

Burag Mikael Peksezer’in Türklüğüm ile Nasıl Barıştım yazısını okurken muhtemelen memleketten kopan giden her bir birey gibi benim de belli bir noktada bir iç hesaplaşma yaşayacağımı hissetmem uzun sürmedi. Galiba şimdi benim zamanım. Senelerce farklı ülkeler arasında gitttim geldim; kendimce bir şeylerden kaçtım durdum. Kaçamadığım tek şey, Türkiye’de 80-90’larda yetişmenin de vermiş olduğu etki ile, Türklüğüm oldu. Ne zaman tanıştığım insanlara Türkiye’den geldiğimi söylesem siyasetten futbola, edebiyattan kebaba binbir türlü alakasız soru, yorum ve hatta suçlamanın muhatabı oldum. Apolitik yetişmiş biri olarak Avrupa’dan Türkiye’nin nasıl görüldüğü çok umrumda olmamıştı. Herhangi bir Türk takımının başarısında neden hunharca sevinmem gerektiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştım. Orhan Pamuk’un Nobel alması benim hayatımda hiçbir şey değiştirmemişti. Ama ne zaman ‘I am from Turkey’ cümlesi ağzımdan çıksa kendimi Türkiye ile ilgili alakalı alakasız – ve zaman zamanda yeterli bilgimin olmadığı –  bir konuda konuşurken buluyordum. Asıl mevzu ise benim içimde yaşadığım ikilemlerdi. Bir yandan bireyciliği ön plana çıkartan bir yapım vardı ve bunun bana belli bir noktada ‘Avrupai’ bir hava kattığını düşünüyordum ve bu, çok hoşuma gidiyordu. Lakin unutulmaması gereken nokta …

Tekerrür

Erdem Kırbıyık Emeği yeniden üretmenin çaresi halâ geleneksel yollar olduğu için, emeği üretmenin ne kadar teknoloji destekli ya da kaynaklı olduğu fark etmez. İnsan evladı kendini yok edecek şeylere izin verme eşiğinin, aslında emeği yeniden üretmek adına yapılan girişimlerin istenmeyen sonuçları olduğunu görebilecek kapasiteye de sahiptir. Yani, örgütsel girişimler (devletler, şirketler vs.) kârlarını devam ettirebilmek için başvurdukları teknoloji destekli üretim süreçlerinin başlarına ne işler açabileceklerini ve sonuçlarını gayet iyi bilerek hareket etmektedirler. Öyle mi? Dünyanın dijital ve yenilenebilir enerji kaynakları milyarlerderi Mark ve Elon kankaların da, geyik sebebi olmuş ve işin içinde “başka” bir dünyaya göz kırpan yeni bir kaynaktan söz ediyoruz. Yapay zeka! Durun sakin olun; ortada öyle hemen korkuya kapılmanızı gerektirecek ciddi bir neden yok. Sanıyorum ki dünya burjuvazisinin de bu durumdan korktuğu ya da endişelendiği falan da yok. Tam tersine, bundan çok değil, yirmi sene öncesine kadar bir bilimkurgu fantezisi olan yapay zekanın, şimdi hayalden de öteye giderek yeni bir gelir kapısı oluşturduğu için oldukça sevinçliler bile. Yatırımların vadesi o kadar uzun ki, ileri görüşlü milyarderlerimiz,“insan”lığın daha da gelişmesi adına koloni sevdalılığına …