Makale, Taner Aday, Türkçe
Leave a Comment

Kanatlarının gölgesi geniş bir kartal: Lenin’e bu sözü söyleten neydi?

Taner Aday – Duisburg

7805059614_366a07937d_o.jpg

Photo: PROIngolf

 

“O bir kartaldı, hala da öyledir.” Lenin

Lenin’e bu sözü söyleten neydi? Bu konuya girmeden, Rosa’nın Alman Sosyal Demokratları ile çalışmaya başladığı tarihe gidelim.

Rosa Luxemburg, 1898 yılı Mayıs ayında, Zürih’teki üniversite eğitimini bitirip Almanya’ya gelir gelmez, sosyal demokrat partiye üye olur. Polonya’da iken daha 15-16 yaşlarında politik eylemlere katılmıştır. Bu tarihlerde, sosyal demokratlar Engels’in ölümünden sonra (1895), “Sosyalizmin sorunları” etrafında tartışmaya başlamışlardır. Özellikle Karl Kautsky’nin çıkardığı “Die Neue Zeit” adlı gazetede, Eduard Bernstein bir makale yazmış, bu makale etrafında çok ciddi eleştiriler, görüşler bildirilmeye de devam edilmektedir. Rosa, işte bu tartışmaların ortasında bulur kendini.

Görüşlerini hiç çekinmeden söylemektedir. Bernstein’ın “Sosyal demokrasinin savaşı, toplumsal devrim.” Başlıklı yazısına cevap yazar. Bernstein, bu yazıda “Açıkça söylüyorum ki, çoğunluğun sosyalizmin amacı dediği şeye ne ilgi duyuyorum ne de bir anlam veriyorum, bu ne ise benim için bir hiçtir, o harekette.” diyerek amacını açıklamıştır.

Rosa’nın cevabı “Sosyal reform mu, devrim mi?(Leipzig 1889) olur. Bu makaleye, 18 Nisan 1899 Berlin de yazdığı önsözde, işçi sınıfı partisinin, güncel oportünizm ile teorik tartışmalarda, canlı, temel eleştiriler yapabilmesini zorunlu gördüğünü yazar. “Teorik bilgi partideki bir avuç “akademikerin” ayrıcalığı olarak kaldığı sürece sapma sakıncası hep olacaktır.” der. Burada bile eleştirilerini bir birey eleştirisi (Bernstein/ Kautsky) olarak yapmamaya özen gösterir. Onun için önemli olan görüşlerdir.

Rosa’nın açık sözlü eleştirileri, salt Kautsky ile Bernstein’ı değil başka ılımlı Marxistleri de rahatsız ediyordu. Zaten daha Almanya’ya gelmeden önce de, Plechanow’un “ Bernstein ile Materyalizm” adlı yazısına da Leipziger Volkszeitung’da bir cevap yazmış, tavrını belli etmişti. Rosa’nın bu ödün vermez tavrından rahatsız olan Georg Vollmar’ın, onun böyle “radikal” tavır almasını, partide yeni olması nedenine bağlamasını, “Alman hareketi içinde kendime apolet almam gerektiğini biliyorum ama ben bunu, düşmanla uzlaşan sağ kanadından değil de düşmanla savaşan sol kanadından almayı istiyorum.” diye umarsızca cevaplar. Onun bu tavrı öldürüldüğü güne kadar böyle devam etmiştir. Karşısındaki kim olursa olsun, Lenin bile olsa vereceği cevap hep açık, net olmuştur.

Evet, o kendi tavrını da öylesine yalın, anlaşılır biçimde tanımlamıştır: “En devrimci eylem mevzu ne ise onu söylemektir.” diyerek.

Rosa Luxsemburg, Lenin ile büyük ölçüde aynı düşünüyordu. Lenin iktidara gelene kadar! O daha 1908 – 1909 da Rus Sosyal- demokrat işçi Partisi programındaki ulusal sorun maddesine itiraz etmişti. O dönem Polonya’nın Rusya’dan ayrılması konusunu tartışıyorlardı. Rosa, bilinçlenmemiş kitlelerin, ulus devlet propagandası ile milliyetçiliğin tuzağına düşeceğini görüyordu. Bu nedenle de işçilerin dayanışması temelinde, bir otonomi öngörüyordu.

Ona göre böyle bir öneri:

işçilerin değil burjuvazinin işine yarardı,

bu aşamada reaksiyoner bir  taleptir,

bu ancak sosyalist bir toplumca sağlanabilir, kapitalist düzende bir hayaldir.

Rosa ile Lenin’in bu konuda tamamen aynı düşündükleri, Rus Sosyal- demokrat İşçi Partisi merkez komitesinin 1913 Eylül’ü son haftasında Krakow yakınında yaptıkları toplantıda, bizzat Lenin tarafından açıklandı. Burada açıkça, önderliğin sosyal demokratlarda olması zorunlu görülüyor, adı geçen ulus hakim sınıflarının öncülüğünün milliyetçiliği körükleyeceği vurgulanıyordu.

Lenin ise o dönem tamamen doğru bulduğu bu tezleri iktidar olduktan sonra ele almadı! Artık bu tezlerle ilgilenmiyor, partisinin iktidarı için, diğer halklar yönetici sınıflarının dayanışmasını stratejik bir tavır olarak daha uygun görüyordu. O nasılsa iktidara geldikten sonra tüm bunları gerçekleştirebilirdi!

Oysa Rosa’nın teorik “ağırlığı” hep omuzlarında idi. Zaten artık Rosa da öldürülmüştü, bir “sosyalist” devlet vardı. Ama yukarıda değindiğimiz, Rosa’ya ait kitlelerin bilinçlendirilmesi, bilginin partideki “bir avuç” akademikere bırakılmaması önerisi ortada duruyordu.

1919 da öldürülmesinden kısa bir süre önce Bolşeviklere, bütün iktidarı Sovyetlere vermenin sakıncalarını anlatmaya çalıştı. Bunun politik yaşamı dumura uğratacağını, basın – yayın özgürlüğü, fikir özgürlüğü, toplantı özgürlüğünün kısıtlanmasının, sadece seçilmiş işçi önderlerinin, parti kadrolarının konuşmalarını alkışladığı görünüşte demokratik toplanıların, sosyalizmin meşruiyetine zarar  ereceğini anlatmaya çalıştı. Bunun bir parti diktatörlüğüne gçdeceğini söyledi ama zaten öyle de olmuştu artık. Açıkça “Doğru, bu bir diktatörlüktür ama proleteryanın değil, bir avuç politikacının, buradan da burjuva anlamda Jakoben idaresidir.” dedi.

İşte buna karşı da o bilinen an tanınmış tümcesini haykırdı: “Salt iktidar yanlılarının, salt -ne kadar çok olurlarsa olsunlar- bir partinin üyelerinin özgürlüğü özgürlük değildir. Özgürlük, her zaman başkasının özgürlüğüdür.”

Uzatmayalım, Lenin ölmeden bu konuyu hatırladı. Şubat 1922 yılında Pravda’da Rosa Luxemburg’un ölüm yıldönümü nedeni ile Paul Levi’nin Rosa Luxemburg’un eserlerini yayınlaması üzerine yazdığı yazıda,”Bütün eksiklerine karşın O bir kartaldı, hala da öyledir. Dünya komünist hareketi, gençler ondan çok şey öğrenecekler.” Diyerek bir bakıma öz eleştiri yaptı. Burada gönderme yaptığı yer Andreyeviç Krilov’un bir masalında anlattığı, Tarlaya inen Kartal üzerine iki tavuğun dedikleri” Ben olsaydım darıdan darıya konardım. Bu kartal neden buraya indi? Ötekinin ise “Bir kartal tavukların seviyesine inebilir ama bir tavuk onun seviyesine çıkamaz” dediği yerdir.

Sonuçta Lenin’in dediği değil de Rosa’nın dediği oldu! İşçi sınıfı “kendi partisine” karşı ayaklandı. Hem de Stalin’in “Devrim düşmanlarına karşı az bile terör yaptık demesine karşı”.

Advertisements
This entry was posted in: Makale, Taner Aday, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.