Edebiyat, Türkçe, Yazı Dizisi
Leave a Comment

MÜJGÂN’IN NESİ VAR?

Aslı E. Şeran 

aslı şeran görsel

Müjgân sabah uyanınca ilk iş pencereye gider, ardına kadar açar. Taze hava girsin değil mi eve. Oh, mis. Sonra mutfağa süzülür, çayın suyunu koyar ocağa. Yalnızlığa iyi geldiğinden değil, demini gözlerine süreceğinden çayını hiç eksik etmez. Ardından bir şişeye su doldurur. Kendini doyurmadan önce minik balkonundaki bitkilere azar azar su verir, kedilerin suyunu mamasını tazeler, kuşlar için pencere pervazına ekmek kırıntıları bırakır. Kırıntıları ince ince hazırlar. Kuşlar için bayatlamaya bıraktığı ekmekleri her bir lokmayı eşit parçalara ayırmanın derdiyle mutfak robotundan geçirir. Robotların dünyayı ele geçirmeye mutfaktan başlamalarını ümitvar bulur. Ateşteki çaydanlığın tıkırtısını duyunca çayı demler, hırkasını sırtına terliklerini ayaklarına geçirip fırına gider sıcak ekmek almaya.

Kendisininki yoksa elinde, merdivenleri inerken girişte oturan Teyze’nin kapının önüne bıraktığı çöpü alır yanına, giderken atar nasılsa. Değil mi ya eline mi yapışır sanki. Çöpe doğru savururken elindekini sallanır sağı solu. Esnafın gözü kayar bazen orasına burasına. Aman der Müjgân. Ammmaaannn…. Kısa adımlarla hızlı hızlı yürür fırına. Aslında Müjgân’ın boyu uzun, pergel gibi yürür istese de yürümüyor işte. Kalçasını sıka sıka küçük adımlar atıyor. Sallanmasın diye sağı solu. Aman be Müjgân. Ammaaaannn…

Bir çırpı gidip aldığı ekmekle fırtına gibi girer eve. Tezgâhın üzerine bırakır bırakmaz, kızlardan, yani kedilerden biri “aaa neymiş neymiş” teftişine gelir. Koparır ucundan azcık yere bırakır. Sevmese de iki tırtıklar kedisi. Buzdolabından bir domates çıkarırken peynir kutusunu da çeker alır. Sıcak ekmeğin arasına biraz peynir ve kabuğu soyulmuş domatesini tıkıştırır. Balkondaki saksıların birinden maydonoz, diğerinden dereotu, ötekisinden nane koparır birer dal, sudan geçirip onları da tıkıştırır ekmeğin arasına. Demini aldı diyerek cam kupasına koyu bir çay koyar. Eskiden dört şeker atardı, şimdilerde atmıyor. Kilo vereceğini sanıyordu, pek de öyle olmadı. Tatlıyı kesemedi Müjgân, biraz boğazına düşkün tabi. Ayva göbekli, balık etli.

Kahvaltısını eline alıp bilgisayarının başına geçer. Onun işi bu, bilgisayarının başına geçmek. Yeni nesil kahvecilerde değil, evinde bilgisayarının başına geçiyor. Cheesecake yanına americano söylemiyor. Demli çayla tıkış tepiş sandviçini yiyor. Bütçesi az, tasarruf yapıyor. Her içmediği americano, yemediği cheesecake Hindistan biletine yatırım. Müjgân yoga kampına gidecek evrenin yasaları izin verirse baharın bitiminde. Ama önce kirayı ödemesi, aldığı borcu geri vermesi, elindeki çeviriyi yetiştirmesi gerekiyor.

O gün içi bunalıyor ama Müjgân’ın. Ayhh çıksam da parklarda bahçelerde gezsem, adalarda bir tur atıp vapurdan yarışan yunusları izlesem diyor. Kıpır kıpır içi… Hep oturmaktan kan dolaşımı yavaşlamış sanıyorsunuz ama değil, kanı deli akıyor Müjgân’ın. Çat diye kapatıyor bilgisayarın kapağını, pat diye karar veriyor Ada’ya gidecek. Hangisi olsun diye kura çekiyor, Burgaz çıkıyor bahtına.

Elinde termosu, çantasında tıkış tepiş bu sefer yumurtalı sandviçi ile öğle vapuruna yetişiyor. Offf kokar be o ne yumurtalı sandviç demeyin, meziyet bunlar efendim meziyet. Müjgân düşünceli bir kadın olduğundan size kokmasın diye vapurun dış tarafına oturuyor. Tabi elbette martılar da bunun başka bir sebebi. Martıları sevmiyor, hayır. Serçeleri sevdiği için martıları da sevmek zorunda hissetmiyor kendini. Zeytin ağacını sevdiği için zeytini sevmek zorunda hissetmediği gibi. Martılarla münasebeti onları besleme üzerine bu bahiste. Elindeki ekmeklerse sabahkiler gibi minik değil, martıların keyfine göre.

Müjgân önce martıları, sonra kendini besliyor. Müjgân’a önce çevresini sonra kendini beslemeyi kim öğretti bilmiyor, o kendini bildi bileli böyle. O esnada gözü yanında sigarasını tüttüren yakışıklıya takılıyor. Aslında adam yakışıklı değil ama Müjgân’ın gözü takıldığına göre ona yakışıklı gelmiş olmalı. O da nesi, adamın gözü de Müjgân’a takılıyor. Bak sen, birden bire gözler buluştu, yoksa kalpler de mi çakıştı?

Müjgân Ada’ya diye çıktı evden üç gün üç gece kayıplara karıştı. Tedbirli kadın olduğundan kedilerin mamasını fazla fazla bırakmıştı. Kediler de fazla fazla söylenip pek az aç kaldılar. Kuşlar başka pencerelere göçtü, çiçeklerse eh biraz boyun büktü. Cebinden ulaşamayanlar evden aradı. Annesi 5 kez, internet sağlayıcısı hizmet kontrolü için 2, bankalarsa ben 10 saydım siz deyin 50 kez aradı. Kapısı o yokken iki defa komşusu, bir defa arkadaşı, her birer gün de posta memuru tarafından çalındı. Postacı ilk gün icra emri, ikinci gün tebligatı, üçüncü günse bir mektup getirdi. Kapı duvar kapıya da her biri için bir haber kağıdı yapıştırdı.

Üçüncü günün sonunda Müjgân, yüzünde üç galaksiyi dört bin ışık yılı mesafeden aydınlatabilecek bir gülümseme ile evine girdi. Kapıda asılı haber kağıtlarına piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmış gibi baktı. Çalan telefonu, ki arayan bankaydı, eski bir dostundan güzel bir haber alıyormuş gibi neşeyle cevapladı. Kedilerle kucaklaştı, solgun yapraklara öpücük kondurdu, kuşları cıvıldayarak geri çağırdı. Muhtara dünyanın en güzel haberlerini az sonra alacakmış gibi haber kağıtlarını uzattı. İcra bankadan, tebligat ev sahibinden, mektupsa dünyayı gezen ve şimdi Uruguay’da olan çocukluk arkadaşındandı. Eve dönerken onu gören esnaf kendi arasında fısıldaştı, “Müjgân’ın nesi var?”

Müjgân o günden sonra eve bir yüzü galaksiler güneşi, bir Etna Yanardağı’nın patlamaya hazır alevi ile döndü. Gitti geldi gitti geldi…. Kediler homurdandı, kuşlar vedalaştı, zerzevat ziyan oldu… Gitti geldi gitti geldi… Üç işi kaçırdı, elindeki çeviriyi yetiştiremedi, kirayı ödemesi gecikti, annesinin meraktan tansiyonu çıktı çıktı indi… Gitti geldi gitti geldi… Arkadaşları önce tavsiye, sonra sitem, ardından ikazda bulundular. Herkes sordu “Müjgân’ın nesi var?”

Müjgân önce aşkın iştahı kapattığını ardındansa aşk sözlerinin yenilebilir olmadığını, zamanlaysa yenilenebilir olmadığını fark etti. Müjgân önce dünyayı tek eliyle havaya kaldırabileceğini sandı, sonra dünyanın onu tek silkinişte fırlatıp atabildiğini gördü. Fırlatıldığı yerde tuzla buz olmuş kalbini her bir parçasını o gün tek tek topladı Müjgân. Ayaklarını sürüye sürüye geldiği evinin kapısını açar açmaz kendini kanepeye attı. Hiç kıpırtısız duvarı izlerken kedileri önce ayaklarına, sonra beline, ardından boynuna dolandılar. Tepesinde mırıl mırıl teselli ninnisi söyleyen kedilerine dışardan gece kuşları seslendi “Müjgân’ın nesi var?”

Müjgân bir hayalet gibi süzüldü yatağına. Ben diyim üç gün üç gece, siz deyin kırk gün kırk gece uyudu Müjgân. Rüyasında zamanı bir ileri bir geri sardı. Hayallerini ispirtoya buladı Etna Dağı’na attı. Umutlarını çıkrıktan geçirip incelti. Anılarını çamaşır suyuna bastırıp beyazlattı. Uykusunda konuştu, güldü, ağladı. Bir gece yarı uykulu yarı ayık ayaklandı. Balkonun önüne kadar gidip kuşları geri çağırdı. Telefonu eline alıp arkadaşlarını aradı. Kimse açmayınca gerisin geri yatağına, uyku kuyusuna attı kendini.

Sonra Müjgân, bir sabah uyandı. Eski günlerdeki gibi doğrudan gitti pencereyi açtı. Bir bulut gibi mutfağa süzülüp ocağa çay yerine bol telveli şekerli bir kahve koydu. Eline bir torba alıp balkondaki kuru yaprakları topladı. Bir yandan kahvesini içip bir yandan çiçekleri suladı. Kedilere kuru değil yaş mama, kuşlara ekmek değil buğday verdi. Kafasını geriye atıp hızlıca son yudumunu aldığı fincanını hiç tereddütsüz ters çevirip fala kapadı, kapadığı gibi de çöpe attı. Sonra internetten Hindistan biletleri kaç lira olmuş ona baktı.

28.11.2017, Yeldeğirmeni

This entry was posted in: Edebiyat, Türkçe, Yazı Dizisi

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s