Month: December 2017

Seke Seke: Alo?

Janset Karavin Hastaydım. Yatarken düşünmek için bolca vaktim oldu. Memleket meselelerini düşündüm tabii. Arada da şöyle dedim: Neden insanlar yazdıklarımı beğeniyor bunca? … Üzerine bin ihrtimal kurup bozdum, ama uzatmaya lüzum yok. Sebep netti; samimiyet. Evet, samimiydim çünkü, çünkü çocuk gibi konuştuğum gibi, çocuk gibi de yazabiliyordum. (Hadi or’dan diyenler aşağıya döşenebilirler yorumda) Sonra ofsaytı tek, hem de kısa bir cümlede anlatabilecek kadar anlıyordum futboldan. Beşiktaş hangi takıma karşı oynarsa oynasın Beşiktaş’a basıyordum paramı. Sağolsun Beşiktaş da beni kırmıyor, hakkından geliyordu rakibin. Hele bu sene! Gerçi çok paran olmayınca, çok da kazanamıyorsun. Quaresma kadar olmasa da az ekmeğini yemedim yani. Of ne diyorum ben?! Hah samimiyet! Çok zamanım oldu dediğim gibi. Tavana baka dura düşündüm. Ördüğüm duvarları mesela, neden insanların beni hep soğuk bulduklarını, bir zamanlar lakabımın “buzdolabı” oluşunu falan. Çok kırılıp dökülmüşüm be! İnsan sevemiyorum artık. Seversem o işin sonu fena, biliyorum. Duvarları biraz alçaltıyorum bazen ama, hepten yıkıp dümdüz ettiğim zamanlar kolumu, bacağımı, gözümü, ciğerimi bıraktım cepheye dönüşen bahçemde. Hepsini bir bir gömdüm. Üzerine birer tohum ektim. Sabırla suladım, sıcaktan soğuktan kolladım onları. …

MÜJGÂN’IN NESİ VAR?

Aslı E. Şeran  Müjgân sabah uyanınca ilk iş pencereye gider, ardına kadar açar. Taze hava girsin değil mi eve. Oh, mis. Sonra mutfağa süzülür, çayın suyunu koyar ocağa. Yalnızlığa iyi geldiğinden değil, demini gözlerine süreceğinden çayını hiç eksik etmez. Ardından bir şişeye su doldurur. Kendini doyurmadan önce minik balkonundaki bitkilere azar azar su verir, kedilerin suyunu mamasını tazeler, kuşlar için pencere pervazına ekmek kırıntıları bırakır. Kırıntıları ince ince hazırlar. Kuşlar için bayatlamaya bıraktığı ekmekleri her bir lokmayı eşit parçalara ayırmanın derdiyle mutfak robotundan geçirir. Robotların dünyayı ele geçirmeye mutfaktan başlamalarını ümitvar bulur. Ateşteki çaydanlığın tıkırtısını duyunca çayı demler, hırkasını sırtına terliklerini ayaklarına geçirip fırına gider sıcak ekmek almaya. Kendisininki yoksa elinde, merdivenleri inerken girişte oturan Teyze’nin kapının önüne bıraktığı çöpü alır yanına, giderken atar nasılsa. Değil mi ya eline mi yapışır sanki. Çöpe doğru savururken elindekini sallanır sağı solu. Esnafın gözü kayar bazen orasına burasına. Aman der Müjgân. Ammmaaannn…. Kısa adımlarla hızlı hızlı yürür fırına. Aslında Müjgân’ın boyu uzun, pergel gibi yürür istese de yürümüyor işte. Kalçasını sıka sıka küçük adımlar atıyor. Sallanmasın diye sağı …

Kırmızı Atkı

Hüseyin Mete – Berlin   “Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk Gece trenlerine binme, kaybolursun Sokaklarda mızıka çalma çocuk, vurulursun.”   Yıl bitmek üzere. Saat gecenin onu. Büyük bir şehrin büyük bir caddesi. Her yer ışık, renk.. Ama bu renkler bile nedense ısıtmıyor kaldırımları. Her yer soğuk. Hava ıslak. Bir karla karışık atıyor sepken, bir duruyor. Ama hep soğuk. Caddeler bomboş. Tek tük insanlar, “bir peri masalı dinler gibi seyrediyor ışıklı caddedeki mağazaları. Ki bunlar, yetmişyedi katlı yekpare camdan mağazalardır.”  İşte diyorum, işte Avrupa burası. Soğuk, yalnız. Ve eve gitmemek için adımlıyorum sokakları yine. Ama nedense bu, ısıtmıyor kaldırımları. Renkli ışıklar kendine çekiyor beni. Hayır, bir pervaneye benzetemem kendimi. Bu daha başka bir şey. Bir camekandan birine koşuyorum. Ne bulmayı umuyorum, hiçbir fikrim yok. Bu, yalnız ışıklar memleketinde ne aradığımı bilmiyorum. Belki yağmurlu havada gördüğüm renkleri gökkuşağı zannediyorum. Her yağmurdan sonra çıkmaz gökkuşağı, biliyorum. Ama bu, ısıtmıyor kaldırımları. Işıktan ışığa koşarken soğuğa yenik düştüm işte. Artık gitmeliyim. Zaten bu alışkanlıktan da vazgeçmeliyim artık. Bu soğukta, gece vakti ne yapıyorum kimsesiz sokaklarda. İlk trafik ışığında karşıya …