Röportaj, Türkçe
Leave a Comment

Engin Arıkan: Endüstriyel Hayvancılık, pratik ve etik sorunlar

Hiç kimse ne cinsiyetçidir, ne ırkçıdır ne elitisttir. Ama eğer hayvanlar konusunda türcü bir yaklaşımınız varsa, eşitlik argümanınızda bir hata vardır.

Photo22_20

 

Engin Arıkan, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Galatasaray sıralamasından devam ederek Galatasaray Üniversitesi’nde lisans ve yüksek lisans yaptı ve şimdilerde Kamu Hukuku doktorası yapıyor.

Engin’le, birlikte Galatasaray’da hukuk felsefesi asistanlığı yaptığımız zamanlarda tanışmıştık. Daha sonra ben ayrıldım, Engin de 2012 tarihinden beri Türk Alman Üniversitesi’nde Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2003 yılında Tekin Yayınları’ndan çıkan Hukuk Felsefesine Kısa Bir Giriş adlı bir çeviri kitabı var.engin arıkan 2

Benim ilgilendiğim kısım ise, daha yeni sayılabilecek kitabı ve doktora araştırması üzerine. 2016’da Ekin Kitabevi’nden yüksek lisans tezi, Hayvan Hakları İnsan Hukuku adıyla yayınlandı. Sorduğu sorular hem toplumsal açıdan, hem ister halklar, ister türler arası bir birlikte yaşama pratiği geliştirmeye çalıştığımız bir dönemde bireysel olarak çok cesur: Hayvanlar bu süreçte neler tecrübe ediyor? Yaşadıkları acının ahlaki bir önemi var mı? Hayvanları yemekte veya diğer şekillerde kullanmakta haklı mıyız? Hayvan hakları diye bir şey olabilir mi? Hayvanlara karşı ahlaki sorumluluklarımız nelerdir? Hayvanlar hukuk tarafından korunabilir mi?

İnsanlar olarak hem hukuku inşa ettik, hem de bu kendi hukukumuzla diğer tüm türlerin üzerinde düzenleme ve tasarruf hakkı iddia ediyoruz. Özellikle modern hukukun otoreferansiyelliği ortadadır, hukuk ve kanunlar kendine atıf yapar; fakat ilginçtir ki etki alanı açısından sadece kendi türünü değil tüm türleri hedefleyen hukuk, menfaatleri pek de eşit görüyor değildir.

photo.jpg

Aslında söylenecek çok şey var. Ama Engin’le bu konuyu çok uzun konuştuk, dört ana bölümde tartıştık. O nedenle konuyu işinin ehli Engin Arıkan’a bırakmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Fakat önce, parça parça yayınlayacağım bu söyleşilerin bölümlemesini sıralayayım: Birincisi Endüstriyel Hayvancılık, ikincisi Laboratuvar Hayvancılığı, Üçüncüsü Sokak Hayvanları ve dördüncüsü de Hayvanat Bahçeleri üzerine. Keyifli okumalar dileyecektim, fakat umarım keyif yerine herkes bir parça sorumluluk, suçluluk hisseder ve kendi eşitlik anlayışını bir sorgular.

Kolay gelsin…

 

Engin, öncelikle konunun boyutlarını biraz anlatabilir misin?

Bu meseleyi büyük bir mesele yapan kriter ölçeği. Yani sayılar, düşündüğümüzün çok daha fazla. Ortalama bir insana sorduğumuz zaman kaç hayvan vardır diye, en fazla milyon kadar der. Halbuki sayılar muazzam ölçüde, mesela tavuklar için 2016’da, 1 milyar 100 milyon, balıklar için yaklaşık 3,5-4 milyar, yumurtacı tavuklar 100 milyon, kırmızı et için, türlerine göre, 5 milyon, 6 milyon, böyle gidiyor. O yüzden, yaklaşık 5 milyar kadar hayvanı kullanıyoruz, bu her yıl yenileniyor, yani her yıl 5 milyar hayvan kesiliyor, yenileniyor, bir sonraki yıl yine 5 milyar hayvan kesiliyor ve buradaki koşullar da kötü. Ortalama bir insan bu hayvan bahsinde ‘’İyi kötü bakılıyor, belli düzenlemeler vardır, insanca bakılıyordur, insanca kesiliyordur.’’ diyordur ama öyle değil. Endüstriyel üretimde, köy, çiftlik hayvanı deyince aklımıza hep çiftlik geliyor ama o çiftlik yok. Tavuklar suni kuluçka makinesinden çıkıyor. Yüzlerce civciv bir arada kalıyorlar, ırkları değiştirildiği için çok hızlı büyüyorlar, ışık görmüyorlar, hızlı beslenmeye tabii tutuluyorlar, en sonunda da 40-45 gün içinde toplanıyor ve kesimhaneye götürülüyorlar, çok kısa bir hayat süresi ve çok kötü şartlar var. Endüstriyel olduğu için, kapalı bir alandalar, tüm endüstriyel hayvanlardaki durum bu, böyle olduğu için temiz hava, sakince uyuyabilmeleri gibi hakları yok. Bu piliç tavuklar için geçerli durum. Yine en büyük, ölçek olarak yumurtacı tavuklar var. Bu yumurtacı tavuklar da, konvansiyonel yumurtacı tavuk, yine piliç tavuk gibi dünyaya geliyor, büyütülüyor, daha sonra beş tavukla beraber demir bir kafese konuyorlar, ayaklarını rahatça yere basamıyorlar, o kafes yüzde on ile on beş arasında eğimli oluyor, yumurtladıkları vakit yumurtalar sürüklensin diye, kanatlarını açamıyorlar, vs. Onlarda bu süre çok uzun, bir buçuk yıl kadar bu işkenceyi çekiyor. Kesilmedikleri için…

Erkek civcivler öldürülüyor galiba…

Kesinlikle. Yumurtalardan çıkan tavukların cinsiyeti belirlenemediği için hepsi birlikte kuluçka makinesine sokuluyor, erkek olanlar da eti için yetiştirilmiyor çünkü onların ırkları farklı olduğu için verimli olmuyor, yumurtacı erkek tavuk kısa sürede, hemen büyüyemediği için onlar tamamen imha ediliyor, bu sadece Türkiye’de değil, her yerde böyle.

Balıklardaki sorun da, endüstriyel avlanma dediğimiz zaman çok büyük ağlarla bir deniz bölgesinde/yüzeyinde ne var ne yoksa toplanıyor, böyle olduğu için balıklar ağlarda çok uzun süre sıkışıp kalıyor, çoğunun o süre içinde omurgaları kırılıyor, ölüyorlar, uzun süre öyle sürükleniyorlar. Balıkların olumsuz durumu şu, tavuklar danalar kesildiği zaman bir dakika içinde hissizleşirken balıkların ölüm süresi çok daha uzun, beş on dakikada acı çekerek ölüyorlar.

Peki balık çiftliklerindeki durum da endüstriyel tavuk çiftliklerindeki gibi mi yoksa denizlerde ağlarla büyük miktarlarla toplanan balıklar için mi geçerli?

Balık çiftliklerinde durum iki açıdan çok kötü. Hepsinde olmasa da bazı balık çiftliklerinde balıklar tanklarda yetiştiriliyor. Bir tankta yüzlerce binlerce balık oluyor. Onlar, kabaca kendi pislikleri içinde yaşıyor. Yaşam alanlarına uygun bir ortam değil. 3,5 milyar balık avlanıyor, bu kadar balık yiyor muyuz… Aslında o 3,5 milyar balığın önemli bir kısmını biz diğer balıklara balık yemi olarak yediriyoruz. Aslında çiftlik balıkçılığı endüstrisi hayvanlar açısından oldukça verimsiz bir endüstri. Bir balık yetiştirmek için üç balık öldürülüyor, belki daha da fazla.

Peki yine kendi cinsi mi yem olarak veriliyor?

Kendi cinsi değil, insanların yemediği balıkları kıyma yapıp balık yemi olarak balıklara veriyorlar. Ki zaten birçok balık türünün de doğal olarak, tamamen bitkisel diyetleri olmadığı için buna da ihtiyaçları oluyor. Çok fazla balığı öldürüp diğer balıklara yem olarak verip sonra da o balıkları biz yiyoruz, çok verimsiz ve çok fazla acı ortaya çıkaran bir zincir, bir süreç.

Kırmızı et dersek, kırmızı et aslında, kurban bayramında da benzer bir durum, ancak görece en iyisi o, neden dersek; türlerinin gereği bu kadar endüstriyel şartlarda yetiştirilemiyor. Bir danayı veya bir koyunu bir tavuk gibi çok hızlı büyütemiyorsunuz, öyle bir teknoloji yok, böyle olunca genellikle kırsal alanlarda dışarıya bir miktar erişimleri olabiliyor, biraz daha rahat koşullarda yetiştirilebiliyor ve ömürleri biraz daha uzun oluyor. Bir hayvandan genellikle yüz kilo, büyükbaşlardan daha da fazla et elde edilebiliyor, tavuklarda bu böyle değil, bir tavuktan yaklaşık iki buçuk kilo et elde ediliyor, kırmızı et üretimi ve tüketiminin diğer hayvansal gıdalara göre yarattığı acı, tırnak içerisinde söylüyorum, kurban bayramına bakarsak, örnek olarak söylüyorum, kurban bayramı aslında, millet çok üzülüyor hayvanlar ölüyor diye fakat kurban bayramında toplam hayvan acısı azalıyor. Bunun nedeni; insanlar tavuk ve balık yerine, yumurta yerine kırmızı ete yönelmeleri ve olandan daha fazla kırmızı et tüketmelerine rağmen eğer kırk kat fazla yemiyorlarsa yarattıkları endüstriyel hayvan üretimi talebi düşüyor.

Son bir şey. Sütü de açıklayayım. Sütteki mesele de şu: Sütün salgılanması için memeli bir hayvanın haliyle gebe kalması gerekir. Bu nedenle süt inekleri sürekli olarak, tüm hayatları boyunca suni bir şekilde dölleniyor ve gebe bırakılıyor. Daha sonra bu doğumdan sonra sütleri alınıyor. Bu süreçte de aynı yumurtacılık endüstrisinde olduğu gibi erkek yavrular kısa bir süre sonra kesiliyor. Bazı bölgelerde, çoğunlukla kırsal alanlarda bu erkek yavruların da yetiştirildiği görülebiliyor. Ama endüstriyel koşullara baktığımız zaman bu yavrular kesilir. Dişi yavrular da aynı anneleri gibi uzun bir gebe kalma-doğum ve süt sağılması sürecinden geçer.

Süt endüstrisindeki yumurtacılık sektörüne kıyasla olumlu bir tarafı var yalnız. O da şu: Süt endüstrisi en azından kırmızı et sektörü gibi verimli. Mesela Türkiye’ye baktığımız zaman 5 milyon süt ineği olduğunu görüyoruz. Bunu 100 milyon yumurtacı tavukla karşılaştırdığımız zaman, bir süt ineğinin 15 kişiye yetecek kadar süt üretimini karşıladığını görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda en olumsuz şartlarda olan hayvanlar hangileridir dersek, şöyle sıralayabiliriz: Eti için yetiştirilen piliç tavuk, balıklar ve kırmızı et, en son da süt hayvancılığı diyebiliriz.

Yurtdışında birçok fotoğraf görüyoruz. Hayvanların vücutlarına borular açıp suni besleme hakkında birçok şey görüyoruz. Türkiye’de böyle bir uygulama var mı?

Bildiğim kadarıyla o uygulama örneğin ördeklerin karaciğerlerini yağlandırmak için Fransa’da yapılıyor. Bu borular ördeklerin doğrudan yemek borularına takılıyor ve bu borulardan, yiyebileceklerinden çok daha fazla gıda pompalanıyor. Bu uygulama genellikle Avrupa ülkelerinde var, örneğin fuagra ya da paté yapımında.

Türkiye’de böyle bir talep olmadığı için bir uygulama pek yok. Ya da benim bilmediğim varsa, çok çok az olduğunu sanıyorum.

 

Açıkçası insanların hayatta kalmak için hayvan yemesinin gerekliliğiyle ilgili bir konuya girmek istemiyorum, çünkü bana hayvanların kesiminde bile insan odaklı bir gerekçelendirme çok türcü geliyor. Bunu bir kenara koyarsak, hayvan kesmek, yemek ve yemek açısından hayvan yetiştirmek üzerindeki etik sorunları biraz açıklayabilir misin?

Ben biraz önce belirttiğin sağlık meselesini hızlı geçmiyorum. Çünkü makul bir endişe olduğu gibi en yaygın endişe de budur, ve bu nedenle ciddiye almak gerekiyor. Bu nedenle kısaca da olsa açıklamak istiyorum. Ben bir doktor ya da diyetisyen değilim ama dünyadaki en üstün beslenme otoritesi olan Academy of Nutrition and Diatetics adlı kuruluşun bu konuda söylediklerini tekrarlayabilirim. Bu kuruluş yaptığı yayınların bir kısmında vegan-vejeteryan diyetleri de ele aldı ve kendi görüşünü belirtti. Bu görüş, şimdiye kadar hiçbir şekilde çürütülmedi. Bu görüşe göre vegan-vejeteryan diyetler herkes için sağlıklıdır, yeterlidir ve hatta kalp ve damar hastalıkları, belli kanser tipleri, tansiyon, şeker ve obezite için de koruyucu ve hatta bazı durumlarda tedavi edicidir.

Bu tabii ki en ufak bir et yediğiniz zaman bir anda hasta olursunuz anlamına gelmiyor, başka bir çok şekilde insanlar sağlıklı ve hayatta kalabilir. Ama vegan ve vejeteryan diyetlerin de sağlıklı olduğu bilimsel otoriteler tarafından kanıtlanmıştır. Bu nedenle bir insan, et yemenin meşrulaştırılması adına vegan-vejeteryan diyetlerin sağlıksız olduğunu iddia ediyorsa, yani bu bilimsel otoritenin söylediğinin aksini iddia ediyorsa, bu küresel ısınma yoktur demek gibi bir şey olur.

Diğer yandan herkesin bildiği bir otorite olarak Dünya Sağlık Örgütü’nün bu konudaki görüşüne değinmek isterim. WHO diyor ki, beslenmenizi bitkisel temelli olacak şekilde düzenleyin. Bu yine, tabii ki vegan ya da vejeteryan olun demek değil. Ama hiçbir beslenme kılavuzunda da günde iki yumurta, haftada mutlaka iki defa et yiyin diye bir şey de demiyor. Bu açıklamayı şu şekilde de anlayabiliriz: Beslenmeye sadece sağlık açısından bile baksak, yani etik gerekçeleri bir kenara bile koysak bitkisel temelli, yani etin olmadığı veya olsa bile destekleyici şekilde kullanıldığı bir beslenme şekli benimsemek gerek. Bu ne demek, mesela fasulyeyi etli fasulye olarak yersiniz ya da kahvaltınızda bir miktar peynir olur veya haftada bir kez yumurta yersiniz vb. Ama öğünleriniz önemli kısmı “Tavuk yedim, İskender yedim, balık yedim” gibiyse ve bu sürekli devam ediyorsa bilin ki, etik endişeleri bir kenara bırakın sağlık açısından bile yanlış bir şey yapıldığı ortadadır.

Yani, hayvanların besin olarak tüketilmesi ne bir gereklilik ne de bir zorunluluktur. Bunu bir kenara koyalım. Hatta riskli bir şey.

Hayvanların kesilmesindeki etik sorunlara gelirsek… Bununla ilgili bir kaç yaklaşım var. Ben en basit ve en genel yaklaşımı özetlemek istiyorum öncelikle. Eğer acıyı kötü bir şey olarak düşünüyorsak—ki ortalama herkes bunu kabul eder, örneğin ortalama makul bir insana bir kedinin kuyruğunu kesmenin, bir köpeği alıp kafasına vurmanın ya da bir insanın veya hayvanın bütün hayatını bir kafeste geçirmesinin kötü bir şey olup olmadığını sorduğunuzda çok büyük ihtimalle bunun kabul edilebilir bir şey olmadığı cevabını alırsınız—burada gereksiz bir acı söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde endüstriyel hayvancılıkta ve hayvansal gıda üretiminde gerek kesim anında, gerek yetiştirilme döneminde çok büyük bir acı mevcuttur. Şu ayrım çok makul değil: Yumurta ve süt ayrıdır, kırmızı et farklıdır demenin çok bir mânâsı yok. Çünkü yumurta ve süt üretiminde de eksim oluyor. Kesilmiş ürünü almıyorsunuz ama o ürünü satın alarak o ölüme katkıda bulunuyorsunuz. Her hayvansal gıda sürecinde bir ölüm söz konusu. Ve eğer bundan aldığınız fayda, yaratılan bu muazzam acının karşılığında önemsizse, sadece bir damak zevkiyse ve sağlığınızı korumak gibi bir amacı yoksa, hayvan kesip yemenin etik olmadığı gayet bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Yine bir örnek verelim, ortalama makul insanın da kabul edeceği bir şey. Mesela boğa güreşinin yanlış olduğu üç aşağı beş yukarı normal ortalama insanlar tarafından kabul ediliyor. Neden? Çünkü hayvanların birer eğlence aracı olarak kullanılması için hayvanların öldürülmesinin yanlış olduğu noktasında hemfikir olabiliyoruz. Aynı şekilde sadece bir damak zevki için hayvanları öldürmek, hayvanlar tarafından bu kadar çok acıya neden oluyorsa bu hiçbir şekilde etik değildir. Şunu da söyleyeyim, boğa güreşinde tek bir hayvan öldürülüyor ve binlerce kişi izliyor ama endüstriyel hayvancılıkta öldürülen hayvan ve çektirilen acı çok daha fazla.

Boğa güreşi nerede yasaklanmıştı? İspanya’da yasak değildi?

İspanya’da yasak değil. Katalonya’da yasaklandı. Gereksiz bir bilgi vereyim, Katalonya’da yasaklanmasının nedeni hayvanların çektiği acıyı azaltmak falan değil. Belli gruplar İspanya’dan farklılıklarını gösterebilmek için hayvan hakları aktivistlerini desteklediler. Yani tabii ki boğaların da yaşama haklarını koruyor oldular bir yandan, ama asıl saik bu değildi.

Şunu da söylemek istiyorum, sürekli boğa güreşine giren, tüm yıl boyunca tüm biletleri alan ve katılan birisiniz ve diyelim ki bunun karşılığında diyetinizde tavuk yok. O zaman, bilin ki ortalama bir insana göre çok daha az hayvanın öldürülmesine neden oluyorsunuz. Baktığınız zaman bir boğa güreşinde bir hayvanın ölümünü bin kişi izliyor ve kişisel olarak bu ölüme binde birlik bir etkiniz oluyor. Ama bir tavuğu yediğiniz zaman çok daha yüksek bir etkide bulunuyorsunuz ve piyasada talep yükseltmiş oluyorsunuz.

Aslında hayvan yemenin etik olarak kabul edilmemesi konusundaki argümanlar basit. Mesela işte, hayvanlar acı çekmesin çünkü kötü bir şey. Hayvanlar kesilmesin çünkü kötü bir şey. Ama buradaki en önemli meselelerden biri bu iddialara getirilecek itirazların karşılanması. Bu noktada da en büyük itiraz, yani hayvanların kesilmesinin ve yenilmesinin bırakılmasına yöneltilen en büyük itirazlardan biri şu: Biz insanız, onlar hayvan, biz en üstün varlıklar olduğumuz için onları kullanabiliriz. Yani, insanların üstünlüğü üzerinden yürütülen hem üstünlük hem de üstünün diğerlerini kullanabileceğine yönelik bir iddia var. Şimdi şöyle söyleyeyim. Evet, üstünlük iddiası doğru. Yani ortalama bir insan, ortalama bir hayvana göre doğal olarak daha üstün akli yetilere sahiptir, daha yüksek estetik yetileri vardır ve fiziksel olarak daha üstündür. Ancak bu üstünlük argümanındaki sorun şu: Bu argüman, yine ahlaki sezgilerimizde olan ve makul ortalama insan için kabul görmüş bir düşünce olan eşitlik düşüncesinin başka alanlarda mümkün kılınmasını engeller. Şöyle söyleyeyim: Eğer bir insanın bir hayvandan belli özellikler nedeniyle üstün olup onu kullanabilme hakkını kabul edeceksek, aynı mantıkta insanlar arasında da daha akıllı, daha güzel, daha güçlü, daha estetik yetileri olan insanların da bu özelliklere daha az sahip olan insanları kullanmasında bir sakınca görmüyor olmamız gerekir.

Yani aslında hayvan yemek Nazizm’in bir yansıması mıdır bu eşitlik etiğinden bakacak olursak?

Yani, şöyle söyleyeyim. Hiç kimse ne cinsiyetçidir, ne ırkçıdır ne elitisttir. Ama eğer hayvanlar konusunda türcü bir yaklaşımınız varsa, yani “Benim türüm diğer türlerden daha üstün olduğu için kendi damak zevkim adına o türlerin ölmeme, büyük acılar tecrübe etmeme menfaatlerini önemsemiyorum” diyebiliyorsanız, eşitlik argümanınızda bir hata vardır. Eşitlik anlayışını diğer konularda tutarlı olarak savunmuyorsunuz anlamına geliyor. Hayvanların acı çekmeme ve ölmeme menfaatlerini savunmayan bir kişi şunu diyebilir mi, derse ne kadar samimi veya tutarlı olacaktır?: Bazı zihinsel engelliler veya bazı vatandaşlar o kadar akıllı değil ama ben bu kişilerin de aynı haklardan yararlanmasını istiyorum. O yüzden bu eşitlik argümanı hayvanları damak zevki için kesip yiyen kişiler açısından kavramsal olarak tutarlı bir argüman olamıyor, çünkü diğer ahlaki sezgilerimizde eşitlik düşüncesi ve bunun temellendirilmesi noktasındaki akıl yürütmeyle tutarlı değil, kısacası türcü bir yaklaşım eşitlik düşüncesini dışlar.

Eşitlik düşüncesini herkesin fiziksel olarak eşitliği gibi göremeyiz. Diyoruz ya tüm insanlar eşittir; aslında hayır bulgusal olarak tüm insanlar eşit falan değiliz. Bazılarımız daha akıllı, bazılarımız daha güçlü, bazılarımız daha güzel. Eşitlik düşüncesi aslında hepimizin menfaatlerinin eşit değerde olmasından güç alan ve ahlaki sezgilerimizi ancak bu şekilde temsil edebileceğimiz bir düşünce. Ancak böyle bir mantıkla makul bir eşitlik ilkesi oluşturabiliriz. Herkesin menfaatinde bulunan acı çekmeme ve ölmeme menfaatlerinde ortaklaştığımızı kabul ederiz ve ondan sonra da bu menfaatlerin eşit olarak önemsenmesi düşüncesi gelmelidir. Bu noktada, hayvanların da bu eşitlik formülüne dahil olduğunu kabul etmek durumundayız.

Özet olarak özellikler temelinde bir eşitlik düşüncesi yükseltilemez çünkü özellikler eşit değil. Bir eşitlik düşüncesi ancak acı çekme kapasitesi olan tüm varlıkların menfaatleri üzerinden inşa edilebilir. Ve burada da menfaatin eşit önemsenmesi durumunda hayvanların bundan aynı oranda yararlanması gerekir.

Yalnız buradan şunu çıkarmamak gerekiyor: Hayvanlara eğitim hakkı vermeli miyiz, ya da sosyal devlet imkânlarını hayvanlara da açmalı mıyız soruları çok gereksizdir. Çünkü hayvanların aslında bu hizmetlerden çok büyük bir menfaatleri yoktur. Bu hizmetleri menfaatleri bu yolla karşılanan kişilere vermek gereklidir ve eşitlik ilkesi bu hizmetlerin hayvanlara verilmemesiyle bozulmaz. Hatta şunu da söyleyeyim: Bu düşünceye göre, yani faydacı bir şekilde baktığınız zaman, hayvanlar çok gerektiği durumlarda, özellikle belli bilimsel çalışmalarda denek olarak kullanılabilirler. Diyelim ki bir fare üzerinde yapacağınız bir deneyle tüm insanlarda meme kanserini veya prostat kanserini önleyebileceğiniz bir ilaç geliştireceksiniz. Bu durumda bu makul olabilir bu faydacı teoriye göre. Bir fareye edilen eziyet çok fazla sayıda canlının eziyeti ortadan kaldırabilme ihtimali bulunuyor. Yalnız, tekrar burada dikkat edilmesi gerekiyor: Böylesi bir düşünceye göre böylesi bir deney bir insan üzerinde de yapılabilir. Bu istisnanın sadece hayvanlara dair olmadığını da belirtmek gerekir.

Hayvan kesme ve yemekle ilgili. Makul bir insan eşitlik ilkesini hayatının her alanına uygulamak adına hayvan kesmeyi bırakmalıdır ve türcülükten çıkarak menfaatlerin eşitliği ilkesini her türe uygulamalıdır diyoruz ya. İnsanlar bunu neden devam ettiriyorlar?

 Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Birçok şeyi yapıyoruz çünkü insanlık tarihinde yapılagelmiş. Bakarsak hani niye belli şekillerde giyiniyoruz, belli kültürel faaliyetlerde bulunuyoruz? Çünkü alışkanlıklar da bu şekilde formülleştirilmiş. Bunun dışına çıktığınız zaman toplum tarafından bir tepki görüyorsunuz. Her konuda olduğu gibi. Ben işe şortla gelsem bu kimseye zarar veren bir şey olmasa da bir anda herkesin tepki gösterebileceği bir şeydir. Ya da bir bölgede yaşıyorsunuz ve o bölgede pek benimsenmeyen bir dini tercih ettiniz ya da farklı bir siyasi partiyi desteklemeye başladınız. Bu bir anda üzerinizde bir baskı yaratacaktır. Bu belli bir din ya da siyasi görüş için değil, her din ve her siyasi görüş için geçerlidir.

Hayvanlarla ilgili durum da bununla aynı. Beslenmemiz de aynı zamanda toplumsal gelenekler ve alışılagelmiş süreçler üzerinden belirleniyor ve bunun dışında çıkmak zor oluyor.

Beslenme şekillerimiz de kültürlerden azade değil yani.

Evet tabii ki. Ama bu da değişebiliyor zamanla. Şöyle diyeyim. İki kardeşsiniz diyelim ve biri vegan. Vegan olan kardeş, diğerine göre anneannelerinin yeme biçimlerine çok daha yakın beslenme biçimi sergilemektedir. Çünkü çok daha eskiye değil ama sadece iki nesil önceye bile baktığınız zaman aslında insanların çok daha az miktarda hayvansal gıda tükettiklerini görürsünüz.

Bu dünyanın çoğu yerinde böyle mi?

Her yerde böyle. Çünkü anneannelerimiz ve babaannelerimiz döneminde endüstriyel hayvancılık yoktu. Dolayısıyla zaten bu kadar hayvan da yoktu. Mesela iki istatistik vereyim. Sadece 1995 için söylüyorum, yani bundan sadece 12 sene önce için. 1995 yılında Türkiye’de kesilen tavuk sayısı 250 milyon iken, bu sayı sadece 12 senede dört katına çıkmıştır. Kendi anneannelerimizin ve babaannelerimizin dönemine baktığımız zaman çok daha bitkisel temelli bir diyet benimsediklerini görüyoruz, et yemiyorlardı demiyorum ama bizlere göre çok daha kısıtlı bir erişimleri vardı.

İkinci bir örnek de olumsuz yönde bir değişimi daha gösteriyor. Günümüzde insanlar özel bir aksi yönde karar almadıkları zaman dışarı çıktıklarına et, tavuk balık yiyorlar ve bu da bir akşam yemeği kültürü haline geldi. Alışkanlıkların da böylece gitgide değiştiğini görebiliyoruz.

Aynı zamanda ekonomik açıdan da bir unsur var. Neden sürekli hayvan kesip yiyen bir toplum haline geldi derseniz, bunun üzerinde her konuda olduğu gibi paranın değeri var. Endüstriyel hayvancılık milyar dolarlık bir sektör. Dünya çapında bakarsan trilyon dolarlık bir endüstri. Neden çocuklar hamburger yemek istiyor, neden dışarı çıktığımızda illa et tabağı isteniyor? Çünkü bundan beslenen ve bunun kültürel olarak yaygınlaşmasından maddi çıkarı olan büyük bir şirketler, gruplar ve bunlara eklemlenmiş diğer menfaat grupları var. Bu yaygınlaşan kültür ve sektör birbirini sürekli canlı tutuyor, her ne kadar bu beslenme tipi insanların sağlıklarına bile zararlı olsa da.

Son olarak şunu söyleyeyim, insanlık tarihine baktığımız zaman bunun çok da yeni bir şey olmadığını görüyoruz. Bundan 100 sene öncesine baktığımızda siyahilerin ve kadınların çok büyük haksızlıklara maruz kaldığını görüyoruz. Ve toplumun geneli bunu normal karşılıyordu. İnsanlara baktığınız zaman çoğu durumda birçok gruba yapılan haksızlığın ve eziyetin önemsenmediğini görebiliyoruz.

Günümüzde de “Tamam artık medeniyeti kurduk, her noktada artık olmamız gereken yere geldik” demenin ve böyle bir beklentiye girmenin bir anlamı yok. Gerçekliği de yok. Bu çağda da ölçek açısından baktığımızda acı çekmeme ve öldürülmeme menfaatlerinin önemsenmediği ve normal karşılandığı en büyük canlı grubu hayvanlar ne yazık ki.

Bana anlattığın bu hikaye şöyle geliyor: Toplu katliamın bir şekilde ekonomik ve kültürel nedenlerle meşrulaştırılması.

Zaten bu hikaye tam da bunu gösteriyor.

 

 

 

 

 

This entry was posted in: Röportaj, Türkçe

by

Hukuk felsefesi doktorası yapıyor. İtalya'da yaşıyor. Ruhu gezgin, kendi göçebe. Dünya meselelerine kafa yorar, söyleşi yapar, yazar çizer. Duman'ın annesi olmaktan gurur duyuyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s