Deneme, Edebiyat, Türkçe
Leave a Comment

Kopuntu

Hüseyin Mete* – Berlin

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

Konstantinos Kavafis

Yollar, yolculuklar çekiyor hep kendine beni. Durmak, oturmak istemiyorum. Öyle zannediyorumki ölümle, hayatın yokluğuyla bir tutuyorum bunu. Ölmekten korkuyorum.

Aslında bu beraberinde hayattan da korkmamı getiriyor. Sonuçta ölmek için yaşadağımın farkındayım. Gün gün öldüğümün… Ya yaşayamadıklarımı yaşayamazsam korkusu bu. Yaşadığım, yaşıyor olduğum ne ki? Bu soruyu kendime sormak istemiyorum. Bazen o kadar önemsiz hissediyorum çünkü: yaşadıklarımı, kendimi.. Utanıyorum, bencillikle suçluyorum. Ne yaşadın ki, neyin yası bu diyorum. Sen ayrılık görmemişsin diyorum. Ve bir gazete haberi geliyor aklıma, acı ve ayrılık sözcükleriyle beraber:

Kocası evi terk etmiş olan iki çocuklu bir anne, bir kış aksamı, çocuklarını ısıtsın diye ütüyü açık bırakıp yan odaya gidiyor. Evet evet, ütü. Kundaktaki kardeşiyle oynayan üç dört yaşındaki abi, ya acıktığı ya da başka bir oyun arkadaşı aradığı için, annesinin yanına gidiyor. Annesinden cevap alamayınca da evden çıkıp komşularının kapısını çalıyor. Eve gelen komşu görüyor annenin ipteki cansız bedenini…

Bu genç kadını düşünüyorum. Çocuklarını. Çocuklarının nasıl, nerede büyüdüğünü. Bu kış gecesini kor bir demirle kazınmış bir mühür gibi hayatları boyunca nasıl taşıyacaklarını. Bak diyorum, çaresizlikten bahsetme hiç. Bu kadının yasşdığıydı çaresizlik…

Öyle miydi gerçekten?

Eğer bu kadının başka bir çaresi yoktuysa, hiç birimizin yoktur. Zira John Donne`un dediği gibi, hepimiz kıtanın bir parçası, ana toprağın bir bölümüyüz.(1)

Mantıklı düşünebildiğim zamanlarda, bu kadından farklı olarak, hala savaşabileceğimi hissediyorum. Doğallığında bir savaşın içinde olduğumu fark ediyorum hatta. Yolculuklarımın bir meydan okuma oldugunu zannediyorum.

Çünkü her seferinde engellendim. Kaçmak yasak bir meyvenin adıydı. Aklımdan çıkmıyor, lisede maddi imkansızlıklardan, fakirlikten, okulda yatılı öğrenci olarak kalıyordum. Küçücük bir şehirdi zaten bizimki. Yemek yemeye bile eve gidebilirdim. Ama bu akıllıca değildi. Gelgelim ki, büyük bir memnuniyetle kaldığım bu okul yurdundan kaçtığım geceler oluyordu. Neden kaçıyordum? Gece vakti sadece sokak lambalarının açık olduğu küçük şehirde ne bulmayı umuyordum? Hiç. Kaçmak, bu fazlasıyla yetiyordu sanırım.

Dört arkadaş kaçtığımız bir gece, bir adamla karşılaştık. Karanlıktaki dağın tepesinde hareket eden bir şeyler görüyorduk. Bulabileceğimiz tek insana, bu adama da gösterdik bunu. İlk önce tedirginlikle gösterdiğimiz yere baktı bizle beraber. Sonra da kimliklerimizi sordu. Ne bilelim adamın polis olduğunu. (´Polis!´ Sonraları bende ne çok anlam yüklendi bu sözcük) O yaşta gece vakti yurttan niye kaçmıştık? Kaçmış ne yapıyorduk?… Hikayenin gerisi bizde kalacak. Her gece aynı odada uyuduğumuz, beraber kaçtıgım üç arkadaşımın kimler olduğunu hatırlamıyorum. Ama bu polisi adı soyadıyla hatırlıyorum. O geceden sonra bir daha görmedim, duymadım kendisine dair bir şey. Görsem tanımam. Ama hatırlıyorum. Bir de söylediği bir cümleyi unutmadım; “Bu yaşta evden yurttan kaçan biri artık evde durmaz.´

Durmadım.

O küçük şehirden kaçtım önce. Yıllarca sokaklarını ezberleyeceğim daha büyük bir şehir aldım kendime. Abartmıyorum, ezberledim de. Denizi bile vardı bu şehrin. Sonra daha büyüğünü buldum. O kadar büyüktü ki, yürümekle bitmiyordu. Yani güzelliği anlatmakla tarife gelmez.

Ama yetmedi.

Küçük şehrimdeki küçük yurttan çok uzaklardayım şimdi. Aramızda sadece yollar olsa, yürür aşarım. Aramızda başka şeyler de var artık. Aynı kıtada bile değiliz. Farklı bir ülkede, daha büyük bir şehrin sokaklarındayım. Dil bile bilmiyorum. Ama durmuyorum. Durursam ölürüm, biliyorum.

Gece vakti karanlıktaki dağın üzerinde bir şeyler hareket ediyor. Görüyorum. Zannetme ki bu karartıyı tutmaya çalışıyorum. Hayır. Karanlıkta, gördüklerimi anlatacak birini arıyorum. Ve artık, dil bile bilmiyorum…

 

  1. John Donne; sonradan kiliseye papaz olmuş eski bir sarhoştur. Hemingway, ÇanlarKimin İçin Çalıyor’a ismini verirken kendi gibi Amerikalı olan bu papazın bir vaazından etkilenmiştir. Engin yayıncılığın Mete Ergin çevirisiyle yayımlanan ilk Türkçe baskısının (1992) girişinde şu sözlerine yer verılıyor;

“Hiçbir insan, bir ada, kendi başına bütün değildir, her insan kıtanın bir parçası, ana toprağın bir bölümüdür. Deniz bir toprak parçasını sürükleyip götürdüğü zaman Avrupa küçülür…Herhangı bir insanın ölümü de benden bir şey eksiltir, zira ben insanlığın içindeyim.”

This entry was posted in: Deneme, Edebiyat, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s