Burag Peksezer, Makale, Türkçe
Leave a Comment

Ya Benimsin Ya Kara Toprağın

Burag Peksezer – Dublin

32068682780_2fdb996b42_o

Fotoğraf: Marc Nozell


Bu yazı, çevresindeki tüm karşıtlıklara rağmen kendisini özgürleştirmeye çalışan kadınlara adanmış bir güzellemedir. Bu topraklarda aşk da bahar da kısa süreli, hepsi de bir yerde kadınlara zarar veriyor. Sizi bilmem ama ben Türk kadınlarına yapılan “Kezban, ev kızı, gösterip de vermeyen, yuva yakan, aklı kısa olan” gibi onlarca çirkin yakıştırmadan sıkıldım. Nedir bu toplumun kadınlarla alıp veremediği, nedir bu yoğun misojinin sebebi?

Kadını küçümsemek üzerinden kendini tanımlayan erkeklik söylemlerinin arttığı, en düz Türk filminin bile buram buram kadın düşmanlığı koktuğu, tacizlerin, tecavüzlerin ve kadın cinayetlerinin arttığı böyle bir zamanda başımı kaldırıp ben teşekkür etmek istedim. Yalnız olmadığımı biliyorum.

Sanırım en başından başlamak en doğrusu olur.

Benim ailemdeki hemen hemen tüm kadınlar görücü usulüyle evlendirildi, (Bazı gelenekler Türk, Ermeni ayırt etmiyor, özellikle de mesele ataerkillikse.) Büyükannem 60 sene evli kaldı, pek mutsuz olduğu da söylenemezdi ancak annem kendi evliliğinden pek de memnun kalmadı. Kendi isteği değil de anne babasının münasip gördüğü biriydi babam. Tabii ki annemden yaşça büyüktü, Ermeni’ydi ve bunun dışında ortak hiçbir noktaları yoktu. Aslında annem, anneannemden farklı olarak özel liselerde okumuş, yabancı diller öğrenmiş, kendisini geliştirmiş biriydi. Ancak mühim değildi, tüm bu özellikler çocuğu daha iyi yetiştirmek içindi sonuçta, kendisi için değil. Onun kimle gezdiği, eve saat kaçta geldiği, mahallede hakkında laf çıkıp çıkmadığı idi önemli olan. Onun ne istediğinin ne önemi vardı ki?

1980’lerin Türkiye’sinde erkekler İbrahim Tatlıses’e özeniyor, yaka bağır açıp yoldan geçen kadınlara laf atıyor, abiler yan komşusuyla konuştu diye kız kardeşlerini bıçaklıyor, tecavüze uğrayan kadınlar gazetelere malzeme ediliyor. Ahlak polisi her hafta bir yerleri basıyor, gazetelerin son sayfalarında Kadın resimleri gururla sergileniyor, gençler ‘’ölümüne’ sevdikleri kadınları kesmekten ve doğramaktan geri durmuyordu. Filmlerde ve medyada erkekler sürekli olarak kadınları ‘pezevenklerin’ elinden kurtarırken gerçek hayatta namus cinayeti almış başını gidiyor ve maço kültür kadınlara pek fazla yaşama hakkı tanımıyordu. Pek de kolay bir dönem değildi. Apolitik ve bağnaz bir kültür yetişiyor, erkeklik kadınları korumak üzerinden tanımlanıyordu.

Önceki dönem daha mı kolaydı, mesela şu çok özenilen 1960’ların devrimci dönemler? Eşitlik ve özgürlük kavgasının kitlelere yayıldığı o zamanlarda bile dövüşmek hep erkek işiydi? Bu yılları anlatan filmler veya diziler çok modaydı bir ara, sizler de bir kısmını izlemiş olmalısınız. Dikkat ettiniz mi, kavga hep bir erkekler kavgası, başarılar erkeklik destanıydı sanki? İşkencelerde bile temel kurbanlar erkekler iken onlarla birlikte meydanları dolduran kadınların öyküleri veya kadın devrimcilerin hapislerde uğradığı bin bir hakaret ve tecavüz pek anlatılmazdı.

Belki 1920’lerde Atatürk döneminde Türk kadınlarının hayatı daha kolaydı, diye düşünebilirsiniz. Ancak bu dönemde de Türkiyeli kadınlar bir yandan Anadolu’nun katı ‘ahlak’ normlarıyla büyüyor, bir yandan da tüm ataerkil gururla söylenegelmiş ‘’siz Atatürk’ün kızlarısınız, başınız dik olsun’ naralarıyla büyüyordu. Doğu Batı karmaşası demek isterdim ama doğunun da batının da sadece ataerkil alınmış sanki. Kadınlar bir yandan erkekleşip Hitler filmlerindeki gibi asıl ve güçlü anneler olarak yetişirken bir yandan da 30 yaşında bile olsalar hala en önemli mesele kaçta eve girdikleriydi.

Şimdi mi, merak etmeyin, en kötü dönem şu an demeyeceğim. Bu kendimizi aldatmak olur. Çünkü Türk kadınının hayatı her zaman çok zordu. Şimdi de aynı kadın düşmanlığı saçma sapan askerlik dizilerinde, (kadınların ya ağlayarak eşlerini beklediği, ya da ara bozuculuk yaptığı) tacizcilerin suçunu kadınlara atan koca puntolu gazete yazılarında, (giderek sayrıları artıyor, yazarlar pervasızlaşıyor) kadınları metalaştıran ve hedef gösteren – ya yuva yakan şıllık ya da mağdur ev hanımı olarak gösteren –  filmlerde, kitaplarda, erkekleri ve onları delikanlılıklarını öven programlarda, hatta Türk kadınlarının kezbanlığıyla” ilgili binlerce entry yazılan Eksişözlük’te yaşıyor Kadın düşmanlığı. Buram buram sinmiş üstümüze, her yerde sanki. Azalmış veya çoğalmış değil, kabuk değiştirmiş sadece. Bu kez dijital ortamda yaşıyor, üstelik tüm renkleriyle.

Ben küçükken politik Ermeni olma, derlerdi. Sonra bir gün Rober Koptaş abimiz, “Her gün gazetelerde Ermeni piçleri diye sövülürken, biri bir yerlerde sürekli senin hakkında konuşurken bizim doğumumuz bile politiktir.” demişti. Peki ya her gün, her saniye milyonlarca erkek politikacı, gazeteci, akademisyen kadınlar hakkında atıp tutarken, kadınlık tüm programların, dizilerin ve filmlerin konusu olmuşken, kadınların aşağılanması giderek normalleşirken: Politik olmamak mümkün mü? Türkiye gibi bir ülkede kadın olup feminist olmamak mümkün mu?

Bu yazıyı yazarken çevresindeki tüm erkeklere rağmen kendi kendisini var etmeyi bilen Tomris Uyar gibi, devrimci kavgasından hiç vazgeçmeyen Selda Bağcan gibi, yaşadığı onca olumsuz hadiseye rağmen hak ve hukuk arayan Şafak Pavey gibi, 40 yaşından sonra kendini özgürleştiren annem gibi veya kendisini göçmen kadınların sorunlarına adayan arkadaşlarım gibi, 5harfliler gibi bir siteyi yaşatan kadınlar gibi kadınlar geliyor aklıma. Kadınlığı anlatan, bıkmadan sorunların üzerine giden ve bu erkeklik adasında kadınlıklarını yaşayanlar var bu ülkede, hem de fazlasıyla. İyi ki de varlar. Her şeye rağmen yaşayıp gülebildiğiniz, (şuh gülmenin bile günah olduğu bu ülkede) yaşadığınız ve direnç göstererek geleceğe inandığınız için.

Not: Tüm bunlardan sonra kadınları da bir erkeğin takdir etmesi ne kadar doğru diyebilirsiniz, haklısınız. Ben sadece yalnız olmadığınızı anlatmak istedim.

This entry was posted in: Burag Peksezer, Makale, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s