Makale, Türkçe
Leave a Comment

Mâzi, Hal, İstikbâl

Erdem Kırbıyık – İstanbul

mazi, hal, istikbal.jpg

“Olabilecek en kötü şey mâzide kalanın normalleşerek geri dönmesidir” – Madrid’de bir duvar yazısı.

İnterneti olan herkesin ulaşabileceği verilere göre dünya üzerinde ki zenginlerin sadece bir günlük gelirleri ile açlığın ve kıtlığın bitirilmesi âşikar iken, yine mal varlığı olarak %1’lik dilime giren insanların (marka da denebilir) yaptığı işleri insanlığı daha ileri götürecekleri iddiası her gece kafasını yastığa koyduğunda, üzerinde yaşadığı dünyanın dertlerini düşünen insanların gücüne gidedursun, ben size 18. yüzyıl Avrupası’nda bir barda iki kafadarın vakit öldürmek için giriştikleri bir köprü probleminden bahsedeyim. Evet matematik ile azıcık haşır neşir olanların hemencecik aklına geliveren ünlü Könisberg Köprü Problemi. İddia şuydu: Könisberg’de bulunan yedi köprünün hiçbirinden bir defadan fazla geçmeden şehrin ana adasından çıkıp geri gelecek bir rota var mıdır? Neyse böylece, gel zaman git zaman çeşitli çözümler veya paradokslar ortaya atılarak fen fakültesi öğrencilerinin baş belası olan topoloji bilimimin de temelleri atılmış oldu. Bilimsel bir makale iddiası ile yola çıkmadığım için işin sadece hikâye kısmında kalarak bir matematik probleminden çıkarılması gereken dersler noktasında da yardımcı olacağımı söyleyemeyeceğim ancak, bana göre devrim niteliğinde bir matematiksel çözüm yolu hayatımıza girmiş bulundu. Özellikle bu buluşun, daha sonra sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimlere de farklı yaklaşımlar getirilmesi açısından oldukça faydalı olduğu için, yani kendi alanın dışındaki bilimlere de pozitif olarak dokunabilmesi açısından devrim niteliği taşıdığı görüşündeyim.

Devrimler tarihinde de topoloji biliminin sık sık kullanıldığını, kendi adıma konuşmak gerekirse üniversite ve/veya lise kantinlerinde farkında olmadan da olsa geriye dönük eleştirilerde bu yönteme benzer yöntemlere başvurulduğunu bizzat gözlemledim. Örneğin klasikleşmiş Sovyet eleştirilerinde “Eğer öyle değil de böyle yapılsaydı sonuçları ne olurdu?” şeklinde yaklaşımları kendi adıma, hem öznel hem de nesnel olarak ileriye götüren yaklaşımlar olarak gördüm hep. Eleştirel yaklaşımlar konusunda iddiam olmasa da, her zaman bütünlüklü bir bakış açısı sunduğunu keşfetmem de bu kantin sohbetlerine denk gelir.

Gezi parkı döneminde akıllı telefonum olmasa da (oha mağarada mı yaşıyordun, nasıl örgütlendin kardeş? diye sorduğunuzu duyar gibiyim, o günkü heyecanla 24 saat alanda olmanın verdiği organik iletişim şansı tekrar elime geçse yine akıllı telefon kullanmam diyebilen bir geri kafalıyım bu arada) sonradan yaptığım okumalar Occupy hareketinin dünya genelinde işi şansa bırakmayarak sadece Facebook ve Twitter üzerinden değil de kendi domainleri üzerinden eylemcilerin kimliklerinin gizliliği açısından oluşturduğu internet girişimlerine şahit oldukça pozitif bilimlerin sadece insanın insanı sömürmesine yaramadığını daha iyi anladım.

Ancak, iktidar mekanizmasının da eylemcilerin kullandıkları yöntemleri kullanarak süreçleri nasıl tersine çevirmeye çalıştıklarını gördükçe, ve medya manipülasyonun sermaye destekli olduğu zaman nelere kadir olduğuna şahit oldukça, insanın aklına yedi köprü problemi tekrar geliyor.

Amacım, emek-sermaye çelişkilerinin karşısında duran, durmak isteyen her bireyin sosyal bilimlerin yanında ucundan köşesinden matematik, fizik gibi pozitif bilimlerin nimetlerinden haberdar olması gerekliliğini hatırlatmaktı. Devrimi siyasal bilincin getireceğinden bir şüphe yok ancak, devrim esnasında alana dair teoriler kadar pratiğin hayata geçirilmesi hususunda zekanın dinç ve etkin kullanılması da iktidarı devirecek gerçeklerden biri olduğunu akılda tutmanın faydalı olduğu görüşündeyim. Teknoloji elbet işçi sınıfının yanında yer alacak ve o büyük gün geldiğinde bu yazıyı okuyan insanların her alanda elini taşı altına koyması gerektiği de âşikar.

 

This entry was posted in: Makale, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s