Edebiyat, Türkçe
Leave a Comment

Tinin Metafonisi-2: Yorulmak

Diler Ezgi Tarhan

black-and-white-couple-old-shadows-spirit-Favim.com-103605.jpg

Yaşamıyor gibi hissettiğiniz oldu mu hiç? Hiç yaşamamış gibi yaşadığınız? Veya her gün geçtiğiniz yerlere bir yabancı gibi bakma isteği duydunuz mu hiç sıfırlanmaya çalışarak? Yahut kafanızı kaldırıp uzunca süre gökyüzüne baktıktan sonra, gözlerinizi şu yaşadığınız kaosa tekrar indirince, garipsediniz mi hiç gördüklerinizi?

Daha önce yaşamışsınız gibi hissettiğiniz an’ları yaşarken, insan daha önce gerçekten yaşamadığı bir şeyi nasıl anımsar diye düşündünüz mü mesela?

Neyi nasıl, kime ne kadar sormalı meçhul ama kendimize sormadıklarımızdan sorumluyuz. Kendimize itiraf etmediklerimizden ve kendimizde köreldiklerimizden sorumluyuz. Dönüp dolaşıp aynı yere gelen bir girdap, ömür. Belki de yaşamak en büyük yenilgimiz. Belki de her son yalnızca bir ritüel, yaşantıları tükenmişliğe mahkum eden… Nitekim yaşamayı renklendiren şeyler de en az yaşamayı sonlandıran ritüelin kendisi kadar, alışılagelmiş ritüeller ve onların eşya suretindeki izdüşümleri değil mi?

Kararmış bakır çanakları, saman rengi el işçiliği kalın kağıtları, divit kalemleri, mühür takımlarını, eski yuvarlak gözlükleri, aynalı tarakları, kum saatlerini, rengi solmuş dünya haritalarını, antika saatleri, naftalin kokan ipek yorganları, çini desenli porselen çay takımlarını, kolalanmış dantelleri, siyah-beyaz fotoğrafları, eski film afişlerini, bozuk radyoları, gramafonları, kaset ve plakları düşünün… Hepsinde eskise de modası geçmeyen, hatta eskidikçe kıymetlenen bir ritüel var. Hepsinde bir imzası var çünkü yaşanmışlığın… Sonra dikiş takımlarını, bayramlık kıyafetleri, rugan pabuçları, ceket cebine sıkıştırılan ipek mendilleri, fötr şapkaları, kurdela tokaları, ütülü okul yakalarını, tütün kolonyasını, dönen seyyar salıncakları ve günlükleri düşünün… Hepsinde eskimekle ekşimeyen, kokuşmayan bir tat, hepsine ayin gibi sinmiş bir naiflik var, zamanla lezzetlenen… Su gibi yeniliyor kendini ‘naif’ olan ve zamanın kirletemediği yalın gerçeklik olarak sessizce bir yerlerde gizleniyor.

İnsanın insana bırakabileceği en kıymetli mirası düşünün mesela: Bir ömür boyunca bitirilememiş bir şişe parfümü… O koku o şişede durdukça burnunuzun direği o kokuyla sızlamayı sürdürür.

Ama kıyamazsınız tüketmeye ve zaten o kokuyu sürünmüş kadar duyarsınız an be an burnunuzun ucunda istemsizce…

İşte o kokuyu koklamadan duyuyor olmak, insanın tüm yaşamını adayabileceği kıymette bir değerdir. Ve tüm bunlarda eskidikçe özlenen, modası geçse de değeri yitmeyen, zamanla kabuklanmayan ve derinlerde çağıl çağıl kanayan; aranan, özlenen, arzulanan nedir bilir misiniz? Bütün bunlardaki o yaşanmışlıkların tadını bizde uyandıran özlem, ‘ağız tadı’dır dostlar.

Öyleyse tek bir yolu var hakkını vererek yaşamanın, amacını sormak kendine, neden yaşadığının… Bir kitap yazmak, bir çocuk okutmak, bir beste yapmak, bir enstrüman çalmak, bir ağaç dikmek, dünyanın diğer ucuna yolculuk etmek ve başka istek, hayal ve amaçlarla zenginleştirmek yaşamı… Aksi halde yaşamak, yavan; yaşamak, kördüğüm; yaşamak, tatsız tuzsuz… Yani mühim olan, yaşamı bir amaca adamak değil, amacı bir yaşama adamak… Bazen bir insanı, bazen bir duyguyu, bazen bir kelamı ya da bir davayı tüm yaşamına adanmış kılmak…

Dünyada yalnızca kan, savaş, şiddet, menfaat, para, baskı, otorite, açlık, işsizlik, geçimsizlik ve gözyaşı var. Bencil ve aşılmaz duvarlarla örülmüş kimlikler; siyasi, dini, cinsiyetçi ve etnik betonlara dökülüyor. Ve bugünün insan prototipi bizi peşinen insanlığımızdan kapı dışarı ediyor. Değil içeri girmek; şöyle bir arkadaşa bakıp çıkmamıza bile izin vermiyor. Gönül isterdi ki aşk acısı çekme lüksümüzün olduğu bir çağda yaşayalım. Gönül isterdi ki insanların gözü birbirlerinin lokmasında, ırzında, yaşamasında olmasa da azıcık şımarabilelim.

Keşke dünyanın bir yerlerinde hala birileri açlıktan ölürken, biz dünyanın bir başka yerinde kendimizi hala insan kalmış sayıyor olmasak. Keşke farklı notalara basan sesleri ölesiye bastırmak yerine bir kez olsun duyurabilsek sağır vicdanlarımıza… Keşke ölenlerin kimliğini değil, öldürenlerin kimliksizliğini sorgulasak… Keşke insanlık-dışı olanın kimlik tanımadığını anlayabilsek artık… Keşke tüm bu kirliliğin gözünün içine baka baka beyaz kalabilmeyi başarsak…

İşte o zaman hepimizin içinde bir ışık yanar da postlarımızı atıp insanlığa ayılırız belki, bir şeylere kayıtsız kalmayarak… Keşke hukuk, belinde silah taşıyanların birbirini öldürmesinin cezai yasalarını düzenlemek yerine; kendi yasakladığı şarkıları dinlese; kendi yasakladığı filmleri izlese; yasakladığı kitapları okusa da kendi sınırlarıyla barışsa mesela, herkesten önce… Keşke sınırlar insanların mayın gibi patladığı ölüm çukurları değil de, türkülerin buluştuğu hasret mevzileri olsa… Keşke insanlar hala derilerinin rengine, diline, etnik kökenine, dinine, mezhebine, cinsiyetine ve cinsel tercihine göre kategorize edilmese de, ürettikleri üzerinden değerlendirme şansı bulabilsek artık insan kültürünü. İlla ki bir sınıflandırma yapılacaksa; keşke insanların yazdıklarına, resmettiklerine, şarkılarına, şiirlerine baksak; besleyip büyüttükleri fikir bahçelerine misafir olsak da oralarda ağırlansak. Belki o zaman yaşamı sürdürmeye çalışmaktan ziyade, yaşamanın hakkını vermek üzerine konuşmaya bir nebze hakkımız olur. Belki o zaman gerçekten “aşk acısından gayrısı aşmayabilir eşiğimizi” Nazım’ın dediği gibi…

Elbette yeni bir ötekileştirme önerecek değilim. Elbette insanların ürettikleri üzerinden sınıflandırılması ironisiyle ayrımcılığın bir başka versiyonunu meşrulaştırmayacağım. Yalnızca, olanın, olabilecekler arasında en kötüsü olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Nitekim gerçekten aşka yer yok dünyada M. Altıok’un dediği gibi; ‘sevgilim bak geçip gidiyor zaman, aşındırarak bütün güzel duyguları… Bir yarım umuttur elimizde kalan, göğüslemek için karanlık yarınları…”

Bazen unutulmuş şarkılar, kimsesiz çocuklardan; karşılıksız sevdalar, faili meçhul cinayetlerden; hayal kırıklıkları, açlıktan ve şımarık gündelik kaygılar, başkalarının muhtaç olduklarından daha fazla kalbime dokunduğunda, kendimi derin bir oyuk gibi hissediyorum. İçinde rüzgarın bile ne yöne eseceğini bilmediği bir dipsiz boşluk… Sıkıntısını duyduğum her şey lükse dönüşmüş bir ayıba bulanıyor, dünyanın geri kalanının gerçeği terazisinde… Kimi kimle, neyi neyle tartmalı bilmiyorum ama suçluluk tokat gibi çarpıyor çokça yüzüme, kendimi umursayışlarımda, sessizce… Omurga önemli diyorum sonra kendi kendime; sözü ‘edebiyen’ bırakıyorum sözüm ona ‘ebedi’ olana ve yorulduğumla kalıyorum.

 

This entry was posted in: Edebiyat, Türkçe

by

We are above the nations and juggling with the conventional connotations of Diasporas which are also the main instruments of the global polarization (nationality, religion, ethnicity, race etc.) and aiming to re-conceptualize it by taking the "experiences as commons" rather than the conventional ones. As we call it "New Generation Diaspora.”

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.