Month: September 2017

Heutzutage Konstantinopel

Heute geht jeder nach Griechenland für den Urlaub in der Türkei. Es ist bemerkenswert, dass die Leute, die mit dem Abtreiben der Griechen von İzmir prahlen, bei der ersten Gelegenheit in das Land der Griechen fliehen. Wir haben mit meiner Familie in İstanbul, über dieses Thema und später über unsere Familiengeschichte besprochen. Omas Familie wanderte von Albanien, Tiran nach Griechenland, Selanik dann in die Türkei. Anfang des Jahres 1920, Bevölkerungsaustausch. Sie haben ihre Häuser verlassen, ihre Waren und wandern in die Türkei. Die Muttersprache der Omas Mutter [meine doppel Grossmutter] ist nicht türkisch; Sie spricht albanisch und ein bisschen Griechisch. Sie lernte türkisch, weil Sie ein junge Einwanderer in die Türkei war und dann weiterhin Türkischesprache benutzte. Sie benutzte bei der Kommunikation mit seinen Kindern albanisch nicht. Abgesehen von den gestorbene Familienglieder spricht die Familie nicht albanisch , nur Großmutter kennt wenig albanisch. Bedauerlicherweise sind ihre Identitäten verschwunden, gelöscht… Ihr könnt von vielen Familien ähnliche Geschichten hören. In der Türkei hat jeder unterschiedliche Ursprünge. Ihre Muttersprache ist nicht türkisch, aber später in türkisch umwandeln. Minderheiten der …

Mesela Anneler Sevişse

Mesela, sarhoşum gençler. Mesela çocuğumu birine bırakmışım. Sarhoşum ve önüme gelmiş, barda tanıştığım biriyle sevişmişim. Sonra adamın ya da kadının yanımda uyumasını istememişim, göndermişim. Adam ya da kadın bana on numara trip atmış. Değil mi ama, neden uyumasın ki yanımda? Ama pardon, anlamadığınız bir şey var. Benim için seksle birlikte uyumak her zaman aynı şey olmayabiliyor. Çoğunlukla aynı nedenden. Herkes seviştikten sonra çocuğumu soruveriyor. Üremeyle ilgili bir şey herhalde. Ha bu arada, bu bahsettiğim adam ya da kadının (İsviçrelilerin anaokulunda cinsiyet ayrımı yapmamak için kullandığı HEN’i kullanayım da uzatmayayım) benim hayatımla ilgili “derhal-önyargısı” oluşmuş durumda. Sohbet ediyorduk barda. Benimle sevişmek istemeden önce. İşte anlattım, çoluğum çocuğum var, şurada burada çalışıyorum, çok işim var, şunları severim, bu müziklerden nefret ederim, şu yemekleri hiç iyi yapmam, bu arada evimi arada sırada temizleyebilirim, ama çamaşırlarımı hep yıkarım ama ütülemem falan. Klasik, kendimi anlatma halim. Sevişene kadar sorun yok, her şey cicim güzel. Ben, bir anne olarak, bununla hep karşılaşıyorum biliyor musunuz? HEN bana diyor ki seviştikten sonra, “Eee, çocuğun nerede?” Herhalde o zaman aklına geliyor anca. Ya da …

KaralıYorum: Kimiz Biz?

Ayten Karabulut Kimiz biz, nereye evriliyoruz, neye dönüşüyoruz? Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde bir ‘’İMDAT’’ çığlığı duysak kulaklarımızı tıkayan, gördüğü bir suça şahitlik edemeyecek kadar ağzı kapalı, trafikte bir kaza görsek kafamızı çevirip görmezden gelen üç maymunuz diyeceğim ama maymunların kabahati yok! Güvenimiz yok; hiç kimseye, hiç bir şeye… Korkuyoruz da bir o kadar… Yolda otostop çeken gençleri arabamıza alamayacak ya da otostop çekemeyecek kadar… Malum çok fazla tecavüz, cinayet ya da hırsızlık haberi duyuyoruz ve maalesef, korkmaya sebebimiz hayli çok! Komşu evden kadın çığlıkları gelse çıkıp kapıyı çalıp yardım etmeyecek ya da polisi aramayacak kadar… Malum o kadın evine geri gönderilecek ve o adamın öfkesiyle bu kez biz karşı karşıya kalacağız! Yolda bir kaza olsa durup müdahale edemeyecek ya da ambulansı aramayacak kadar… Biliyoruz ki hastanelerde, karakollarda ömrümüz çürüyecek ve durduğumuza pişman edileceğiz! Biri diğerini sokak ortasında bıçaklasa, kurşunlasa, yumruklasa, taciz etse durum yine aynı… Şahitlik başa bela, mahkemelerde sürüneceğiz! Açlıktan ölen bir çocuk bizden yiyecek bir şeyler istese ondan bile korkuyoruz. Ya da kucağında bebeği ile yardım isteyen bir anneden… Daha ne …

Ya Kapitalizm yeni Tanrı’mızsa?

“Her özgürlüğün sonunda bir yargı vardır. İnsanlar ise özgürlükleriyle ne yapacaklarını bilemezler, sürekli olarak kendilerine bir efendi ararlar. Şüphesiz Tanrı’nın modası geçmiştir…” der Camus. Sahi neydi o modası geçmiş tek ve yüce olan Tanrı’nın görevleri? Yaratmak, yargılamak, ödüllendirmek, cezalandırmak, sevilmek, sürekli tapınılmak (deyimi yerindeyse şımartılmak), tüm canlıların kaderine karar vermek, gerektiğinde affetmek ve “tövbe edenlere karşı şefkat göstermek, yaşamdan öte bir hayat daha sunmak… Bildiğimiz Tanrı artık eskisi kadar kudretli değil. Unutulmuş, eskimiş bir mit artık. Artık pek kimse inanmıyor ona veya onun buyruğuyla yazıldığını iddia eden kitaplara. Dinsizlik veya Ateizm insanların yeni kimliği oluyor. Peki onun yerini kim dolduruyor? Dinin tanımı olarak Oxford sözlüğü “the belief in and worship of a superhuman controlling power, especially a personal God or gods.” Antropologlar ise yazını ve görünmez olanı kullanarak toplumların davranışlarını, etik anlayışlarını, kurumlarını ve yaşam biçimlerini düzenleyen bir sosyal sistem olarak tanımlıyor. (Geertz 1993, pp. 87-125.) Her iki tanımda da tanrı insanvâri bir yaratık. Eski Ahit’teki öfkeli Tanrı olsun, Yeni Ahit’teki şefkatli Tanrı olsun, Kur’an’daki yayılmacı Tanrı olsun, çapkın Zeus olsun, anaç Şiva olsun hepsi …

Tehran, Beloved City

Sana Ghobbeh proposes different ways of reclaiming public space by claiming the body of a presence. New narratives are suggested as modes of practice that simultaneously follow and create moments of interruption, allowing a mind-set where subtle gestures can disturb the surroundings. The disruptions make a minor breach in the stability, predictability and order of the space. This disturbance is an invitation to change, to make another rhythm, although very small, in front of the big orchestra of the urban space diluted in forms, rules and habits. This develops a context for the body to perform and think poetically.