Ahlaksız (ve) Anne, Türkçe
Leave a Comment

Entelektüel Yaşlı Pipilerin Arasında Doktora Adayı Bir Kadın

Ahlaksız (ve) Anne

 

Processed with VSCOcam with x1 preset

Photo by: Markus Sümnick

 

Ben geçenlerde bir konferansa gittim. Dinlemeye sırf. Merak ettiğim bir konuydu, gittim dinledim. Sonra iğrendim, tiksindim, eve büyük bir mutsuzluk içinde döndüm. Çünkü çok yoruldum. Niye yoruldum biliyor musunuz? Hiç de konferansın konusundan, çıkarımından, gelişmesinden sonucundan değil. Hatta, ne kadar erkek olsa da girişinden bile değil. O bile değil yani. Ben bugün bir konferans izledim, ve biliyor musunuz bilmiyorum ama, çoğunca kadınların başına gelen imposters syndrome denilen o lanet şeyi gördüm. Ben de bu terimi yeni öğrendim, bu konferanstan sonra, merak ediyorsanız açıp bakın. Zor değil.

Konferansın konusu çok önemli değil, ama işte, ben de beyaz yakalı hayatımdan az bir şey çıkayım da felsefe öğreneyim, dinleyeyim, gözüm gönlüm, dünyam açılsın istedim, ama yanılmışım. Çünkü niye? Çünkü felsefe falan, erkeklerin dünyasıymış. Hani bunu biliyorduk da, oradaki küçücük–ya da kocaman– kadının yaşadıklarına bir tek—umarım tek değilimdir—benim ortak olacağımı bilmiyorduk.

Tekrar söyleyeyim, konferansın konusu çok da önemli değil. X konuda felsefe. Hani bi üniversitenin bir yerinde bir takım kadınlarla, insanlarla, mültecilerle, haklarla, yeni dünyalarla, toplum mühendislikleri tasvirleriyle, en iyi bilmeleriyle dolu bir başka konferans daha. Ama üç-beş şey daha öğrenebileceğimi sandığım konferans. Çok, en özgür üniversitelerdeki en özgür insanların anlatılarını vaadediyor. Hani, çocuğuma yaklaşımımda belki dünyam gelişir, belki yan komşumu sevmeyi öğrenirim diye gittiğim bir yer. Hani belki faşist, o kadar da faşist değildir, nolur, biri bana hiçbir şey olmasa faşisti de insan olarak görmeyi, insanlığı, öyle bir sevmeyi, öyle bir affetmeyi, öyle bir illiyet bağını anlatsın dediğim bir konferans.

İçerik çok güzel, her şey yerinde, hakları savunan adamlar takım elbiselerde; ha arada bir tane deli profesör var—o da muhtemelen on numara paralar alıyor en büyük üniversitelerden. Adı da yabancı bir şey zaten, pek anlamıyorum. Giriyorum konferansa, bekliyorum. Yanımdaki kız üniversiteli, zorunlu gelmiş, hocası konuşacakmış. “Ama,” diyor, “bir kız var bizim okulda doktora yapıyor, o da konuşacakmış. Biz arkadaşlarla onu çok merak ediyoruz.” Sohbet ediyoruz yanımdaki kızla. Bana diyor ki, “Ben zorunda olmasam kesin gelmezdim,” sonra gülüşüyoruz, ben de diyorum ki, “bazı insanlar işte kendine katil, ben de ondan geldim.”

Kendine katil.

Asıl, orada, o kadar beyaz saçlı kırk yaş üstü adamın ortasında konuşmaya cüret eden kadın kendine katil. Helal olsun sana kadın.

O kadın çıktı, rengarenk kıyafetleriyle, kocaman kolyesiyle, bir sürü siyah takım elbiseli ve bir deli hipi Oxford’dan ayda yirmi bin euro maaş alan profesörün arasına. Konuşmaya başladı. Ben de o kadını anlatacağım işte size.

Kadın konuşmaya başladı. Sesi titriyordu. Seyircilere baktı. Sonra yanındaki kallavi adamlara baktı. Belli ki kendini kendisi bile hiç yakıştıramadı. Rahatsız olup poposunu oynattı sandalyesinin üzerinde. Rahatsız. Ben izliyorum, her hareketini. Hadi kızım, diyorum, hadi kızım, hepimizi sen kurtaracaksın. Ne dediğin çok önemli değil, hani belli ki iyi bir şeyler söyleyeceksin, çünkü söylemeyecek olsan bu kadar iğrenç yaşlı kurt adam seni buraya çıkarmazdı. Sen, küçücük bedeninle sen bizi kurtaracaksın. Küçücük bir kadın. Hani 36 bedeni çok beğenirler ya, öyle de değil, yüzü çok güzel, ama vücudu çok küçücük, 36 bile olmayabilir. Belki de o kadar masanın, sandalyenin, seyircinin, beyaz saçlı adamın, baskıların, beklentilerin arkasında daha da küçülmüş. Küçücük bir insan. Gidip sarılmak istiyorum. Keşke, diyorum içimden, bana evde özel ders versen, ben de bildiğim bütün kahve karışımlarını yapsam, bak annem bilmemne.com’dan yeni bir şey öğrenmiş, vallaha billaha uğraşır yaparım sana. Öyle güzelsin o kadar pisliğin arasında. Belli ki çok önemli bir şeyler söyleyeceksin.

Konuşmaya başlıyor: “Ya, ben şimdi aslında doktora yapıyorum. Bu kadar büyük hocalarımla birlikte aynı panelde olmamam gerekiyordu ama… Yani, benim için çok büyük bir onur aslında.. Ben, neyse yani, doktora öğrencisiyim aslında. Pardon, ya dememliydim galiba.”

Seyirci gülüyor. Toyluğuna, kadınlığına gülüyor. Kadınlığına bile değil, kız çocuğu olduğunu zannettiği masumiyetine çirkin bir pedofiliyle, merhamet göstererek gülüyor. Kadın, halbuki, o kadar çok çalışmış ki. İğrençsiniz, diyorum. İğrençsiniz.

Kadın devam ediyor. “Öhöm, öhöm. Neyse arkadaşlar, ben o kadar da çok yerde konuşmadım aslında, ama size bildiğim kadarıyla bir konuyu anlatmak istiyorum…”

Seyirciden kıpırtılar çıkıyor. Herkes birbiriyle konuşuyor. Kadının belli ki en yakın iki tane kadın arkadaşı var ön sıralarda. Biri elini kaldırıyor. Kimse anlamıyor ama ben anlıyorum. Bir işaret yapıyor kadına, eliyle iki gözünü gösteriyor, “buradayım”, diyor, “gözlerime bak, bir tek benim gözlerime bak, başka bir yere bakma, halledeceğiz, yapacağız” diyor.

Sahnedeki kadın toparlanıyor sonra. Bir tek en yakın iki tane arkadaşının gözüne bakarak konuşmaya başlıyor. Artık çok, çok iyi bildiği ve o pipili beyaz saçların o kadar da iyi bilmediği konuyu rahatça anlatıyor. Ama yine de, “özür dilerim, kusura bakmayın” diye başlıyor söze. Ama o kadın arkadaşının gözüne bakıyor ve konuşuyor.

Bir buçuk dakika içinde tüm salon susmuş. Herkes kadını dinliyor. Çünkü kadın anlattığı konuyu çok iyi biliyor, ha bir de, anlatmaya devam ettikçe gözleri parlıyor. Belli ki, o kadar zevk alarak çalışmış ki ne çalıştıysa, diyorsun ki, helal olsun!

Helal olsun sana kadıncık! Kadıncık, burada küçümsemek değil, tam tersine, ne kadar küçücük olsan da ne kadar büyük olduğunu anlatan bir sevgi ifadesi.

Sonrasını anlamadım. Kadın konuşmayı bitirdi, herkes bütün konuşmayı pür dikkat dinledi, konuşma bittikten sonra alkışladılar. Benim pek anlamadığım konular. Ben sadece kadına büyülendim, bir de ona kendimce destek olabilmek için salonda kaldım. Kadın en sonunda, seyirciler arasındaki kadın arkadaşının gözüne bakarak son bir kez nefes verdi, (ve muhtemelen) içinden dedi ki: “Ayten (ya da her neyse), yaptım, becerdim, bitti!” Ayten (ya da her neyse) ona göz kırptı, vallahi ben gördüm, o göz kırpmada şu vardı: “Kızçe, on numarasın, seninle gurur duyuyorum, hani çok iyi yapmamış olsan, sıçmış batırmış olsan bile seninle gurur duyuyorum!”

Niye gurur duyuyordu biliyor musunuz? Çünkü o kadın, o kelli felli, beyaz saçlı kırk yaş üstü her şeyi bilen erkeklerin arasına, kendisinden bilmesi hiç beklenmeyen bir konuyu hem de çok, çok iyi bildiği için (muhtemelen organizasyondan sorumlu bir diğer kadın tarafından yanlışlıkla ya da bilerek) çağrılmış, siyahlara bürünmemiş, bu arada sevişebilen, hani içki falan da içebilen, on numara serseri bir doktora öğrencisiydi. Hem yaşamayı, hem kadınlığını, hem sevişmeyi hem de yaptığı işi ve ürettiği bilimi sevebiliyordu. Ve işte, konuşması her nasıl geçmişse geçsin, o büyük canavarları alt etmişti!

Çünkü bilimin, takım elbiseli altmış yaş üstü beyaz saçlı beyaz adamlara özgülenmiş olduğu yanılgısı, Srinivasa Aiyangar Ramajuan’ın verem olup ölmesinin asıl nedenleri kadar acıklıdır.

Ama canavarlar, özellikle pipisi olan beyaz saçlı canavarlar akademide hiç duracağı yeri bilmez. Parçalamak için vardır onlar. Parçalamazlarsa, kendi egoları parçalanır. Akşam eve gidince pipileri kalkmaz. Öyle bir egodur onlarınki. Dolayısıyla, kendilerinden beklendiği gibi, bu konusunu pek iyi bilen doktora öğrencisi kadının gözünden kan gelene kadar sahnede (panel diyorlar) aşağıladılar. Kadının konuşması bittikten sonra başladı biri: “Bu küçük kız çocuğumuzun anlattıkları ancak bir doktora öğrencisinin bildiklerine dahil yeşerebilecek tahayyül sınırları içindedir; bu sınırlar nedeniyle idealist ve iddialıdır, lakin yanlış ve toy yaklaşımını hoş görelim sevgili seyirciler.”

Seyirciler alkışladı. Seyirci, alkışlar.

Kadının gözlerinden kan aktı. Kadın, kan kan baktı. Diğeri konuşmaya başladı: “Tabii, böyle bir çıkışı hiç görmemiş değilim, sonuçta dünyayı dolaşmış bir profesörüm, yaşım altmış. Orijinal olduğunu düşünen bir çok doktoralı kız çocuğu vardır, bizim asli görevimiz ise onları eğitmek. Yoksa bize niye profesör desinler, değil mi ama? (Seyirciden gülücükler, imalı sesler.) Dolayısıyla, sorduğu bu soruya cevap vermeyi reddediyorum, çünkü yazdıklarımı yeterince anladığını düşünmüyorum ve çalışmalarımı daha derin okumasını diliyorum kendisinden.” Bunları söylerken, beyaz saçlı, buruşuk, altmış yaşındaki bu yılış yılış, iğrenç bu profesör aynı sıradaki kadına bakıyordu. Kadın, gayet asil.

Kadın, gayet asil. Ha, asil olması gerekiyor mu? Belki de yanlış kelime kullandım. Belki de çok çirkef bir kadın, bana ne ki? Asalet, öyle sizin anladığınız gibi amımızda değil arkadaşlar. Duruşu çok net.

Panelin sonuna kadar bekledi. Ben olsam on kere bağırıp çıkardım. Neyse. Sonunda herkesle birlikte seyirciye ve organizasyona teşekkür etti. Gözlerinden akan kanı, motivasyon kırılmasını, laneti, dünyadan ve kendinden bile-isteye eksilttiği bir seviye daha inancı, yine de aslında mevcut olmayan ama inanmayı seçtiği Amazonlar gibi savaşmak adına mücadele verdiğini bir tek ben mi görüyordum, bilmiyorum.

Gidip kadını öpmek istedim. O gerizekalı konferansın sonuna kadar kalmamın tek nedeni, o kadının o paneldeki asaleti, boyun eğmeyişi, pislik pipi boyutu yarıştıran entelektüelizme karşı hiçbir şeyi olmasa bile (ki çok şeyi vardı, inanın bana) cismen ve hacmen var olmaya devam etmeye olan ısrarıydı.

Konferans seansı bitti, resepsiyon falan başladı. Kadını aradım. Bulamadım. Gidip öpüp, sarılacaktım. Başımı göğsüne dayayıp, “yahu sen bu işi nasıl yaptın!” diye ağlamak istedim. Ama o da, iki kadın arkadaşı da yoktu. Hiçbiri yoktu. Muhtemelen Nevizade’de Akdeniz’e içmeye gitmişlerdir. Ya da belki NuTeras’ta on numara yemek yiyorlardır. Belki İsmetBaba’da rakı içiyorlardı. Belki evde pijama partisi yapıp sıcak çikolata içiyorlardır. Hepsinin gözlerinden haklı ama mücadeleci bir kan akıyordur.

Ey kadın. Keşke seni bulsaydım. Öpseydim yüzünü gözünü. Anneler bazen yetmiyor biliyor musun bu gibi yaraları sarmaya? Ama ben, bak, alelade bir seyirciyim, ben sana sarılsam belki acın bir Richter ölçeği birimi azalırdı. O da az değil, malum, depremde bir birim azalma bir evin yıkılmasıyla yıkılmaması arasındaki farkı yaratıyor.

Seni seviyorum kadın. İyi ki varsın.

This entry was posted in: Ahlaksız (ve) Anne, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s