Burag Peksezer, Deneme, Türkçe
Leave a Comment

Hasret midir Yolcunun kaderi Vuslat mı?

Burag Peksezer – Dublin

vuslat-1

Eylül ayı hep yenilikler ayıdır. Ya okullar başlar, yaz sonrasında işler hızlanır, insanlar gelecek senenin planını yapmaya başlar vs. Ben de eylülün ilk gününde gelmiştim İrlanda’ya. Bu sene üçüncü yılım doldu. Bu sebeple de biraz gitmek ve kalmak üzerine konuşalım isterim. Siz kendi tecrübelerinizi, hikayelerinizi iletebilirsiniz. Ben ise kendi bildiklerimden başlayacağım.

Ben bu 3 sene içinde vedanın her çeşidini yaşadım. Aileme ve sevdiklerime İstanbul’da veda ettim, onlar kalırken ben gittim. Bazen ise beni ziyarete gelen aileme, arkadaşlarıma veya eski sevgilime veda ettim, onlar giderken kalan ben oldum. Her seferinde de kalbim sıkıştı, bazen veda ettiğim kişiyi bir daha göremeyeceğimi biliyordum, bazen ise sadece bir kez daha görebilmeyi diledim. Tam da bu yüzden her hava alanıma gidişimde veda eden çiftleri, aileleri, arkadaşları izlerim. Nasıl içten bir andır o, ne sözler verilir, ne gözyaşları dökülür…

Tüm bu çiftleri, aileleri,arkadaşları izlerken, kimi zaman hasret çekip eski fotoğraflara bakarken hep sordum kendime, insan eneden gider? Neden sevdiklerini, ailesini, tanıdığı ve özlemini duyacağı her şeyi neden bırakır ve geri dönme eşiği nedir?

Daha iyi bir iş için, daha çok para kazanmak için, daha rahat ve sıkıntısız bir yaşam için gider insan kimi zaman, Almanya’ya giden Türk işçiler gibi. Bazısı ise Amerika’ya giden ilk göçmenler gibi, bir cennet bulmak için gider, geri dönmeyi hiç düşünmez. Bazen gitmek zorunda olduğu için gider insan, 1915’te Ermeniler’in veya şu an Suriyeliler’in yaptığı gibi, hayatı pahasına gitmeyi göze alarak. Kimi zaman ise insan sadece macera için başka yerlerde yaşamayı dener, Avrupalıılar’ın göğüslerini kabarta kabarta ‘expat’ dediği – yani aslında istediği zaman geri dönebilir, canı sadece macera istiyordur.

Peki ya dönüş? Bir yenilgi midir, yoksa bir zafer mi. Elbette kişiden kişiye değişir. Beklentiler, kararlar ve duygusallık önemli olur şüphesiz. Ancak malesef tanıdığım Türkler’in, Araplar’ın ve Asyalılar’ın çoğunluğu Avrupa’da kalmak için beş bin takla atıp dönmeyi düşünmezken Avrupalıların – ya da Amerikalılar ve Kanadalılar, yani dertsiz tasasız memleketlerden gelenlerin – her zaman dile getirdiği geri dönüş planları var. Çinli bir arkadaşım, bir keresinde “İnsanlarla ilgili tüm ön yargılarımı kırmışken, daha az çalışarak ve daha az stresle yaşayabileceğimi öğrenmişken neden geri döneyim ki?” Demişti. “Üstelik gitsem yine eskisi gibi olacağım, çünkü insanın yaşadığı yer eninde sonunda insanı kendine bennzetir ve ben bunu artık istemiyorum” demişti, haklıydı. Fransızlar, İtalyanlar veya İsveçliler ise geleceklerinden bahsederken “Shanghai’da veya Bangkok ‘da yaşarım (şu sıralar bu iki şehir pek bir popüler) ama sonra evime dönerim. Ailemi orada kurmak isterim.” diyorlar genelde.

Bu cümleyi duymak bana zor geliyor, çünkü ben diyemiyorum. Kıskanıyorum, üzülüyorum, iç geçiriyorum ama diyemiyorum. İsim gereği her gün Türk firmalarında çalışan insanlarla konuşuyorum. Aradığım insanların çoğuyla bir noktadan sonra kısıtlı da olsa politikadan konuşmaya başlıyoruz. Herkesin içine sinen umutsuzluktan, korkudan sebepsiz yorgunluktan veya sinirden bahsediyoruz. Herkes sırtında bir yük taşıyor sanki, herkes ülke gündemiyle ilgili hissetmek zorunda hissediyor kendini. Sanki iş yerindeki haksızlıklar, uzun mesailer, katı alt-üst ilişkileri, kişisel meselelerin sürekli iş hayatına yansımaları, ahbap çavuş ilişkileri yetmezmiş gibi bir de kontrol edemeyecekleri konulara, siyasete, ayak oyunlarına ve her an değişen gündemlere zaman ayırıyorlar. Bir yandan normal, diyorum. Ofisin dışına çıktığımız an sokaklarda cinsiyetçi dille yazılmış onlarca gazetenin kalın puntolu felaket haberleri veya sahte propagandaları ile karşılaşmıyor muyuz? Kim haklı, kim yanlış, kim suçlu, kim masum belli değil. Adalet iflas etmiş, gazetecilik terrörist olmakla eş anlamlı hale gelmiş, şiddet, tecavüz ve katliam haberleri almış başını yürümüş… 1984 kitabındaki distopik dünya gibi, dün düşman olan bugün dost olmuş, dün en masum olan bugünün en büyük katili olmuş. Ne hafıza dayanır buna ne de yürek, oradan oraya savruluyoruz sadece…

Türkiye’de mutlu olmak ise gitgide daha büyük bir lüks. Parkın veya yeşil alanın sayılı olduğu, içkinin günah, eğlenmenin haram, gülmenin ise edepsizlik olduğu bir ülkeye dönüşüyoruz maalesef. Hadi kendimi geçtim, geleceğe yatırım yapayım desem çocuğumu hangi okula göndereceğim, kimden koruyacağım? Benim pek sevgili lisemde bile irticai faaliyetleri yüzünden kovulan adam müdür olmuşken hangi okula güveneceğim? Ülkede tüm tecavüzcüler aklanırken, kadına şiddet ve nefret söylemleri görülmemiş boyutlara ulaşmışken, ben kendime nereden umut bulacağım?

Hepsine bir cevap bulursunuz belki, o sizin kendi kalbinizin güzelliği. Rakımız, mezemiz, kokoreçimiz, Boğaz keyfimiz dersiniz. Allah hiçbirini eksik etmesin, haklısınız. Ama sadece duygusal sebeplerle değil, somut ve mantıklı sebeplerle de dönmeyi düşünebilse insan. Mesela gelecek için bu kadar kaygı duymasak, annem her telefon konuşmasında ‘iyi ki gitmişsin oğlum’ demese, geçen sene olduğu gibi bombalar patlamasa (ya da en azından birileri bunun için yargılansa da haklıyı, haksızı bilsek)…, Tüm bunların geçeceğine inanıyorum. Çünkü Türk insanının dayanıklılığına ve çalışkanlığına güveniyorum. Ama o zaman gelene kadar da, daha çok kişiye veda ediyor, dah a çok hasret çekiyor ve vuslat anlarına giderek daha çok bağlanıyorum.

hasret2

 

This entry was posted in: Burag Peksezer, Deneme, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s