Burag Peksezer, Türkçe
Comment 1

Ya Kapitalizm yeni Tanrı’mızsa?

“Her özgürlüğün sonunda bir yargı vardır. İnsanlar ise özgürlükleriyle ne yapacaklarını bilemezler, sürekli olarak kendilerine bir efendi ararlar. Şüphesiz Tanrı’nın modası geçmiştir…” der Camus.

Sahi neydi o modası geçmiş tek ve yüce olan Tanrı’nın görevleri?

Yaratmak, yargılamak, ödüllendirmek, cezalandırmak, sevilmek, sürekli tapınılmak (deyimi yerindeyse şımartılmak), tüm canlıların kaderine karar vermek, gerektiğinde affetmek ve “tövbe edenlere karşı şefkat göstermek, yaşamdan öte bir hayat daha sunmak… Bildiğimiz Tanrı artık eskisi kadar kudretli değil. Unutulmuş, eskimiş bir mit artık. Artık pek kimse inanmıyor ona veya onun buyruğuyla yazıldığını iddia eden kitaplara. Dinsizlik veya Ateizm insanların yeni kimliği oluyor. Peki onun yerini kim dolduruyor?

Dinin tanımı olarak Oxford sözlüğü “the belief in and worship of a superhuman controlling power, especially a personal God or gods.” Antropologlar ise yazını ve görünmez olanı kullanarak toplumların davranışlarını, etik anlayışlarını, kurumlarını ve yaşam biçimlerini düzenleyen bir sosyal sistem olarak tanımlıyor. (Geertz 1993, pp. 87-125.) Her iki tanımda da tanrı insanvâri bir yaratık. Eski Ahit’teki öfkeli Tanrı olsun, Yeni Ahit’teki şefkatli Tanrı olsun, Kur’an’daki yayılmacı Tanrı olsun, çapkın Zeus olsun, anaç Şiva olsun hepsi de insanlığın farklı yanlarını anlatıyor. Bazen bir çocuk gibi huysuz ve şımartılmaya muhtaç, bazen intikam kovalayan eski bir sevgili kadar kindar, bazen ise Hulusi Kentmen gibi sevecen bir baba. İnsanlar da bunu sevmiyor mu zaten? Hayal ettikleri gibi bir gücün onlara adalet vermesini, bunu dağıtırken bazen gecikse de – bir tefeci misali – mutlaka hak ettiği borcu ona sağlamasını dilemiyor mu? Hakk kelimesinin bile aynı zamanda Tanrı anlamına gelmesi çaresizliğimiz değil de nedir mi? (Garibana hakkı olanı ancak Hakk verebilir…)

Çok mücadele ettik Tanrıyı öldürmek için, onun gücünü kırmak ve her insanın değerli olduğunu göstermek için. Çok kan döküldü, çok insan yakıldı veya asıldı. Ve içimizde bu kaldı. Kusursuz kapitalizm ile büyütülmüş, kendini özgür sanan milyonlarca Tanrıcı. Nasıl mı?

Camus’nün dediği gibi, “İnsanlar özgürlükten vazgeçmeye meraklıdır” ki zaten ve geçtiğimiz yüzyıl itibariyle insanlık kurtardı yakasını ilahi adaletten. Onun yerine yeni sahiplerimiz var artık ve her gün de artıyor sayısı bunların.

Dünyanın her yerinde benzer kıyafetler giyiyoruz. Tişörtlerimizi, pantolonlarımızı, aynı markalardan alıyoruz. Benzer işlerde çalışıyor, beyaz yaka olarak aynı dertlerden yakınıyor, benzer şeylere seviniyor, hafta sonlarında paramızı benzer şeylere harcıyoruz (Thanks God it is Friday deyip barlara, kulüplere, gezilere veya yoga salonlarına gitmek gibi.) Aynı telefonları kullanıp aynı reklamlara bakıyoruz, hangi renk kıyafetlerin ne zaman giyileceğini söyleyen modelleri seyrediyoruz. İzlediğimiz ekranlarda ya aynı dizileri izliyoruz ya da aynı şirketlerin yaptığı “ülkeye göre adapte edilmiş” hikayeleri. Bu şirketler, dünyada görülmemiş bir serveti ve dolayısıyla gücü kontrol ediyor. Basın yoluyla bize göstermek istediklerini gösteriyor, okul yoluyla sadece bize ihtiyacımız olanı öğretiyor, reklam yoluyla bize aynı hayatları vaat ediyor ve her hareketimizi istediği biçime sokuyor. Yazının başındaki Tanrıya ne kadar da benziyor değil mi? Toplumların davranışlarını, etik anlayışlarını, kurumlarını ve yaşam biçimlerini düzenleyen bir sosyal sistem – merhaba kapitalist Tanrılar, merhaba eski Yunan heykellerinin yerini alan renkli renkli logolar ve aklımıza kazınmış havalı armalar! Biz buradayız!

Ama Tanrı oyunu biter mi, bitmiyor! Çok tanrılı sistemlerin de kötü yanı bu işte, şimdi herkes Tanrı olmak istiyor!

İş yerindeki patronumuz, ev sahibimiz, daha geniş odada kalan huysuz ev arkadaşımız, sadece kendini düşünen ve durmadan kendinden bahseden dostumuz, seni her gün beş vakit aramadığın için merak eden veya azarlayan sevgilimiz (herkesin olmuştur bir dönem), bizi “yaratmak” ile övünen annen, baban, teyze, amca, enişte ve diğerleri. Tüm bu tanrısallık, yargılama tutkusundan geliyor belki de insanların sürekli olarak başkalarını suçlamak ve yargılamak tutkusu, kompleksi ve belki saplantısı.

Biz kendini en çok yargılayan nesiliz ve durmadan da mahkûm ediyoruz kendimizi. Yorgunluğa, depresyona, yokluğa, sürgüne veya ölüme… Kendi kendimizin yaratıcısı ve yok edeni olarak tecrübemiz arttıkça daha da cesaret alıyoruz daha büyük durumlara müdahale etmek için. tanrısallaşıyor, ölümsüzleşiyor ve ebedi kararlar alma peşine düşüyoruz… Gitgide şişiyor, büyüyor ve gözümüzü arşa dikiyoruz.

Evrimleşmiş insanlığın “en özgür dönemini” yaşıyoruz. Putlarımız, mucizelerimiz akıl almaz kerametlerimiz yok belki ama Ayet gibi paylaşılan tweetleriniz, ikona gibi izlenen instagram post’larımız ve ilâh olma peşinde kosan Facebook sayfalarımız sağ olsun, çabalıyoruz, hem de çok çabalıyoruz. Ve öğreniyoruz; zamanla “Tanrı tanımazlığıyla” övünen milyarlarca Tanrı olma peşinde koşuyoruz. Eski Tanrı’dan kalan ne varsa hemen şimdi istiyoruz!

Burag Peksezer

This entry was posted in: Burag Peksezer, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

1 Comment

  1. Pingback: Ya Kapitalizm yeni Tanrı’mızsa? — Biz Varız! | We Exist! | tabletkitabesi

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s