Month: September 2017

Ercan Aktaş: OHAL ve Bir Vicdani Retçinin Hikâyesi

Vicdani Retçi Ercan Jan Aktaş ile Zeynep Koçak, OHAL’in vicdani reddini açıklayan kişiler üzerindeki etkileri hakkında sohbet etti. Türkiye’de aslında bir hak olarak Anayasa’da sunulan vicdani reddin etkileri ve vicdani reddini açıklayanların başına gelenler, gün geçtikçe daha da ağırlaşırken, 15 Temmuz 2016’dan bu yana süregelen OHAL ile vicdani ret davaları çok daha kritik bir dönemece girdi. Artık sanırım aylar, bir süredir başka şeyler hatırlatmaya başladı bize. Eylül’ü yeni geçtik, 6-7 Eylül’ü bir yandan, 12 Eylül’ü diğer yandan, 10 Eylül Altan kardeşlerin tutuklanma kararı derken Cumhuriyet Davası’nın duruşmaları eylül ayında görüldü. Temmuz da bu aylardan biri sanırım, 20 Temmuz 2015’te, Türkiye’yi tekrar savaş iklimine sokan Suruç Katliamı’nı takip eden, 24 Temmuz 2015 tarihli savaşa girme karar, derken bir sene sonrasında, 15 Temmuz 2016 tarihinde devlet ile ilişimizi baştan ayağı yeniden yazan, “adı nasıl konulursa konulsun” darbe, derken bu sene 26 Temmuz’da Ahmet Şık’ın “İtham ediyorum!” savunması. Daha önce Türkiye’de vicdani retçi olmak ve yasal düzenlemeler hakkında sohbet ettiğimiz, kendisi de Paris’te yaşayan vicdani retçi Ercan Jan Aktaş ile bu sefer de, OHAL’in vicdani ret hakkı ve vicdani retçi olarak …

Dentro il carcere turco di Silivri: testimonianza dal processo Cumhuriyet

Sofia Verza L’avvocato Nicola Canestrini ha preso parte ad una delle udienze contro i giornalisti di Cumhuriyet come osservatore internazionale delle Camere Penali Italiane. Un’intervista L’11 settembre scorso alcuni membri dello storico giornale di opposizione turco Cumhuriyet sono tornati in aula. Infatti, 17 tra giornalisti, editori ed avvocati della rivista sono sotto accusa per sostegno ad organizzazioni terroristiche armate. Nello specifico, si tratterebbe di un sostegno a FETÖ, associazione cui il governo turco imputa il tentato colpo di stato del 2016, e al PKK (Partito dei Lavoratori del Kurdistan). Dieci degli accusati sono in detenzione cautelare, in carcere in attesa di processo, alcuni già dal 2016. Nel frattempo, il processo contro Cumhuriyet è divenuto un simbolo dell’attacco al libero pensiero in Turchia. OBCT ha intervistato l’avvocato Nicola Canestrini, membro delle Camere Penali Italiane e referente del progetto Endangered Lawyers (avvocati minacciati), che l’11 settembre si è recato nella prigione di Silivri, il penitenziario più grande d’Europa, a quasi 100 km da Istanbul. Qui, ha partecipato ad una delle udienze del processo Cumhuriyet come osservatore internazionale, assieme a molti altri rappresentanti di associazioni e gruppi attenti agli attacchi …

Gezi: Bir Türkiye’ye Aidiyet Hikayesi

Burag Mikael Peksezer’in Türklüğüm ile Nasıl Barıştım yazısını okurken muhtemelen memleketten kopan giden her bir birey gibi benim de belli bir noktada bir iç hesaplaşma yaşayacağımı hissetmem uzun sürmedi. Galiba şimdi benim zamanım. Senelerce farklı ülkeler arasında gitttim geldim; kendimce bir şeylerden kaçtım durdum. Kaçamadığım tek şey, Türkiye’de 80-90’larda yetişmenin de vermiş olduğu etki ile, Türklüğüm oldu. Ne zaman tanıştığım insanlara Türkiye’den geldiğimi söylesem siyasetten futbola, edebiyattan kebaba binbir türlü alakasız soru, yorum ve hatta suçlamanın muhatabı oldum. Apolitik yetişmiş biri olarak Avrupa’dan Türkiye’nin nasıl görüldüğü çok umrumda olmamıştı. Herhangi bir Türk takımının başarısında neden hunharca sevinmem gerektiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştım. Orhan Pamuk’un Nobel alması benim hayatımda hiçbir şey değiştirmemişti. Ama ne zaman ‘I am from Turkey’ cümlesi ağzımdan çıksa kendimi Türkiye ile ilgili alakalı alakasız – ve zaman zamanda yeterli bilgimin olmadığı –  bir konuda konuşurken buluyordum. Asıl mevzu ise benim içimde yaşadığım ikilemlerdi. Bir yandan bireyciliği ön plana çıkartan bir yapım vardı ve bunun bana belli bir noktada ‘Avrupai’ bir hava kattığını düşünüyordum ve bu, çok hoşuma gidiyordu. Lakin unutulmaması gereken nokta …

Tekerrür

Erdem Kırbıyık Emeği yeniden üretmenin çaresi halâ geleneksel yollar olduğu için, emeği üretmenin ne kadar teknoloji destekli ya da kaynaklı olduğu fark etmez. İnsan evladı kendini yok edecek şeylere izin verme eşiğinin, aslında emeği yeniden üretmek adına yapılan girişimlerin istenmeyen sonuçları olduğunu görebilecek kapasiteye de sahiptir. Yani, örgütsel girişimler (devletler, şirketler vs.) kârlarını devam ettirebilmek için başvurdukları teknoloji destekli üretim süreçlerinin başlarına ne işler açabileceklerini ve sonuçlarını gayet iyi bilerek hareket etmektedirler. Öyle mi? Dünyanın dijital ve yenilenebilir enerji kaynakları milyarlerderi Mark ve Elon kankaların da, geyik sebebi olmuş ve işin içinde “başka” bir dünyaya göz kırpan yeni bir kaynaktan söz ediyoruz. Yapay zeka! Durun sakin olun; ortada öyle hemen korkuya kapılmanızı gerektirecek ciddi bir neden yok. Sanıyorum ki dünya burjuvazisinin de bu durumdan korktuğu ya da endişelendiği falan da yok. Tam tersine, bundan çok değil, yirmi sene öncesine kadar bir bilimkurgu fantezisi olan yapay zekanın, şimdi hayalden de öteye giderek yeni bir gelir kapısı oluşturduğu için oldukça sevinçliler bile. Yatırımların vadesi o kadar uzun ki, ileri görüşlü milyarderlerimiz,“insan”lığın daha da gelişmesi adına koloni sevdalılığına …

Hasret midir Yolcunun kaderi Vuslat mı?

Burag Peksezer – Dublin Eylül ayı hep yenilikler ayıdır. Ya okullar başlar, yaz sonrasında işler hızlanır, insanlar gelecek senenin planını yapmaya başlar vs. Ben de eylülün ilk gününde gelmiştim İrlanda’ya. Bu sene üçüncü yılım doldu. Bu sebeple de biraz gitmek ve kalmak üzerine konuşalım isterim. Siz kendi tecrübelerinizi, hikayelerinizi iletebilirsiniz. Ben ise kendi bildiklerimden başlayacağım. Ben bu 3 sene içinde vedanın her çeşidini yaşadım. Aileme ve sevdiklerime İstanbul’da veda ettim, onlar kalırken ben gittim. Bazen ise beni ziyarete gelen aileme, arkadaşlarıma veya eski sevgilime veda ettim, onlar giderken kalan ben oldum. Her seferinde de kalbim sıkıştı, bazen veda ettiğim kişiyi bir daha göremeyeceğimi biliyordum, bazen ise sadece bir kez daha görebilmeyi diledim. Tam da bu yüzden her hava alanıma gidişimde veda eden çiftleri, aileleri, arkadaşları izlerim. Nasıl içten bir andır o, ne sözler verilir, ne gözyaşları dökülür… Tüm bu çiftleri, aileleri,arkadaşları izlerken, kimi zaman hasret çekip eski fotoğraflara bakarken hep sordum kendime, insan eneden gider? Neden sevdiklerini, ailesini, tanıdığı ve özlemini duyacağı her şeyi neden bırakır ve geri dönme eşiği nedir? Daha iyi bir iş …

A-la-amerikana: Çömmeli Gömmeli Çözümler

Can Evren Sanıyorum bir iki yıl önceydi. Fani dünyadaki kısıtlı vaktimizi en verimsiz nasıl harcarız sorusuna kafa yorarken bulduğumuz en ihtişamlı yanıt olan sosyal medyada boş boş gezinme faaliyetine gömülmüş, birtakım linklere tıklıyordum. Çokbilmişin teki bol keseden sallamış yine: Batı taklitçiliği yüzünden alaturka helalardan alafranga tuvaletlere geçen milletimiz, sıçarken doğru pozisyonda oturmadığı için insanların bağırsak sağlığı bozulmuş, kültür özlemiyle yüreğimiz, çömme özlemiyle bağırsaklarımız yanıyormuş. Yere çukur açmaktan oturarak etmeye geçtiğimizden beri ishal, kabız, kolon kanseri, basur, almış başını yürümüş. Şu frenk alışkanlıklardan bir silkinsek, kendimize gelsek, kültürümüze ersek, mutlu mesut sıçacakmışız. CIA ayağını denk al! Bitmek bilmeyen Fatih-Harbiye çekişmesinin, Türkiye’nin bu zevksiz kültür kavgasının sanırım en pis konu başlığı bu hela meselesi. Geçtiğimiz aylarda İstanbul’dan Bursa’ya İDO ile gitmek için Yenikapı’daydım, Terminaldeki yepyeni mosmodern erkekler tuvaletinde beş tane kabin var, üçünü alaturka yapmışlar. Orta sınıf apartman ortamında büyümüş ben, ayak tabanlarını yere ustalıkla kilitleyip yere dengeli çömme terbiyesinden geçmedim çocukken. Alafranga büyüyen kesimdenim. Alaturka yüznumaralara mecbur kaldığım anlar, hep imtihandı. Çocukken tuhafsardım ve biraz zorlanırdım ama neticede becerirdim çatpat fakat şimdi diz sakatlığı, bel ağrısı, …

Turchia, “Penguen” chiude le ali

Sofia Verza Il 28 maggio scorso è uscito l’ultimo numero della rivista a fumetti “Penguen”, punto di riferimento della satira politica e sociale in Turchia. Ne parliamo col disegnatore Serkan Altuniğne (Questo articolo è stato originariamente pubblicato da Unimondo.org) “Penguen” (“Pinguino”), uno dei più importanti giornali di satira a fumetti in Turchia, ha chiuso: il suo ultimo numero è stato distribuito il 28 maggio scorso. Si tratta di una grave perdita per il mondo dell’informazione indipendente nel paese, dove spesso l’arte – in questo caso figurativa – affronta con puntualità e arguzia i temi socio-politici più scottanti. La tradizione satirica turca ha inizio già a metà ‘800: all’epoca, rispecchiava la società del tardo impero ottomano, alle prese con rapidi cambiamenti e un fascino crescente verso usi e costumi europei. A periodi alterni, le vignette erano più o meno critiche nei confronti della situazione politica e dei governanti al potere: così differiscono, ad esempio, Diojen (Diogene), fondato nel 1870 e il cui fondatore Teodor Kasab fu incarcerato per le sue critiche al sultano, Papağan (1924) che …