Edebiyat, Makale, Türkçe, Yazı Dizisi
Leave a Comment

KIYMETLİ ŞEYLERİN TANZİMİ-2: Geveze Feminist Okur Yazıyor!

 

http://www.freepik.com/alvaro-cabrera

Grafik: Alvaro Cabrera

Aslı E. Şeran

Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine konuşmaya edebiyat dünyasında kadın olmanın zorluklarından bahsederek başlamıştık. Bu arada umarım kitabı edinebilmişsiniz ve okumaya başlamışsınızdır. Bu yazıda genel bir özetle artık romanın içine girip biraz biraz birlikte kafa yoralım mı? Kitabı henüz edinmeyenler içinde bir ısınma olur.

Bir bütün olarak ele alındığında altlı üstlü orta sınıfın hikayesi diyebileceğimiz Kıymetli Şeylerin Tanzimi en çok bir aile anlatısı olmasıyla anılan ancak bundan çok çok daha fazlasını anlatan sine(masal) diyebileceğimiz feminist bir roman. Sezen Ünlüönen hem bir anlatıcı, hem bir analizci edasıyla feminizmlerin en çok didiştiği konu olan aileyi hem törpülendiğimiz hem şefkat ve bağlılık bulduğumuz[1] “sürprizli bağların zemini” bir “karşılıklı taviz sahası” olarak ele alırken kendi tanımını da vermekten geri durmuyor: “Aile sevgi üretmek için bir araya gelmiş insanların durmadan hayal kırıklığı, fedakarlık, başa kakış ve öfke, ve ev işi ürettiği yerdir.” Orta sınıfın hayatı anlamlandırma sıkıntılarını da ele almış olan roman, kapitalizmin kişiliğimize yapışmış kendini pazarlama ve biricikleşeyim derken aynılaşma haline ölçülü bir ironi ile bakıyor.”Herkesin farklılaşmak için aklına gelen şey aynıydı” dese de “kişinin farklıyı, hakikiyi ararken tekrara, taklide düşmesi ne masum ne kaçınılmazdı” diyerek hayata fırlatılmışlığın acısına anlayışlı bir teselli bırakıyor. Sistemin dışına çıkma yönündeki varoluşsal çabaların kuşatılmışlığını “bir haksızlıktan çıkıp ötekine” savruluşumuzda sunuyor. Kurgusal ve duygusal çok katmanlılığı ve farklı nesillerin yaşamı deneyimleyişlerini bir araya getiren yapısıyla yaşam biçimlerimizdeki değişimi de gözler önüne seriyor. Yalnızca kadınları ve onun patriyarka ile kurduğu hem pazarlıklı hem çekişmeli ilişkiyi değil, erkeklerin de egemen dünyalarının pazarlıkla işlediğini, erkeklerin de kendi içlerinde farklı hiyerarşilere sahip oluşunu itiraz edilemeyecek bir tanıdıklıkla sunuyor: “Hişt birader, burası bizim yerimiz, sen şöyle az öteye geç.” Çeşit çeşit mizacın, çeşit çeşit öyküsü kimi zaman bir kesit kimi zaman derinlikli bir anlatı şeklinde metaforlarla süslenerek sessiz ve derinden işliyor içinize.

Karemin ailesi ve çevresinde gelişen olaylar şeklinde cereyan eden romanda (aslında buna Bozoğlu ailesi ve çevresinde gelişen olaylar da diyebilirdik ama her halükarda kadının adı olmayacaktı), toplumsal cinsiyetin kurgulanışı aktarım mekanizması kadınlar arası ilişkilerde ve kadınların erkeklerle olan ilişkilerinde son derece görünür bir şekilde seçilebiliyor. Kadınlardan ilk kuşak yani Nermin, Melahat, Candan ve Dudu sahneye saçını sevdikleri için süpürge eden cefakar anne rolleriyle çıkarken, ikinci kuşakta bu ataerkil mirası yeni nesillere bırakmak öyle kolay olmuyor. Sevim depresyonla direniyor, Pınar ona münasip bulunan kocaya itiraz ediyor, Ezgi ayrı eve çıkıyor. Kimse annesinin kaderine razı olmak zorunda değil. Kitap bağırmasa da biz biliyoruz, orta sınıfız ve artık feminizm var, ohooo devir çoktan değişti. Kitabın en küçük kahramanı 7 yaşındaki Nazlı’nınsa ne tür sınavlardan geçerek büyüyeceğini bilmiyoruz. Tek bildiğimiz pek çok kadının sınandığı suçluluk duygusu ile onun da sınanmaya başlamış olması ve camdan attığı oyuncağından anlıyoruz ki o da önce cezayı kendine kesecek. Romanın pek çok övgüyü hak eden özelliğinin yanında kanımca en çok övgüyü hak ettiği kısmı, sanki kendi kendine olup bitiyor gibi görünen ve kadınlara özgülenmiş ev işlerinin, çocuk bakımının, aile içi diplomasinin aslında ne çok emek, düşünsel ve duygusal yorgunlukla işliyor oluşunu son derece yalın ve ilgiyi kendine çeken bir dille anlatabiliyor oluşu. Kendisi de Aksu Bora ile Birikim’de yapmış olduğu söyleşide kadın ve erkekler arası ev yaşantısına dair “adaletsizliği sessizce kabullenmek yerine bunun adını koymak”[2] için böyle bir sunum yaptığını söylüyor.

Kurgudaki tek dışarlıklı karakter ise Gülendam. Başlı başına kendi hikayesi olan Gülendam, Mert ile yaşadığı aşk masalında küçük yaşta annesiz kalmışlığın örselediği körpecik yüreğini temize çekiyor. Kırılgan ve naif, çalışkan ve sadakatli, azimli ve özverili bir şekilde kaplanlara, güllere, sümüklüböceklere, mandalinalara karşı ve onlarla birlikte yürüttüğü varolma savaşını kazanıyor. Ya da bence aslında şöyle anlatmalı, Gülendam kendini bilmez iki hergelenin arasında kalıp onlara pabuç bırakmıyor. Aferin kız! Ünlüönen her bir kahramanını sevgiyle kucaklasa da sanırım ben bir okur olarak her birine aynı oranda sevgiyi duymak zorunda değilim. Gülendam’ın annesizliğine ve dışarlıklığına başlı başına bir başka yazıda değineceğim.

Kitapta bu iki anlatıyı iki ayrı epik öğe takip ediyor. Biri Ward Hund Buz Sahanlığı iken diğeri Yurttan Sesler Korosu. Koronun görevi pek çoğumuzun tahmin edebileceği gibi elalem çetesinin “sağ”duyusunu ifade etmek. Aksu Bora, yurttan sesler korosu ile “herkesin bildiği ama kimsenin üzerinde konuşmadığı gerçekler” arasında bir bağlantı kurarak bunun okur için kışkırtıcılığından dem vuruyor.[3] Pek tabi kadınların zihnindeki seslerden biri olan “yurttan sesler korosu” elalem çetesi gevezeliğiyle bizi elden ayaktan düşürebileceğinden bu noktada hemen başka bir gevezenin devreye girmesi gerekiyor ki o da GEVEZE FEMİNİST OKUR bittabi! Feministlerin de aile cemiyeti, baştan çıkarma, sosyal politikalar ve doğal afetler, gündelik konuşmalar hakkında söyleyecekleri var tabi. Ohooo çuvalla laf var bizde. Bakın söylüyoruz!

Ward Hunt Buz Sahanlığı okurken bana yalnızca epik bir öğe gibi görünmüş ve o kısımları son derece hızlı çevirip heyecanla karakterlerin dönüşümlerine odaklanmıştım. Kitabı okuduğumdan beriyse benim için yeni anlamlar kazandı. Kimileri için Ward Hunt Buz Sahanlığı’nın geçirdiği değişim aileyi temsil ediyorken, benim için bu metaforun kaçınılmaz olarak kadınlığı da temsil ettiğini fark ettim. Değil mi ya, sahanlığın üzerindeki ilk çatlak 200 yıl önce oluşmuş, yani feminizmin tarihi kadar eski. Önce küçük çatlaklar oluşmuş, sonra büyük çatlaklarla birleşmiş ve yarılma….

Çatırdayan bu sahanlık günümüz çekirdek aile modeliyse kadın özgürleşmesinin onun içinde, en azından bu haliyle olamayacağını feministlerin pek çoğu 200 yıldır tartışıyor, Toplumsal cinsiyet rolleri değişmedikçe kadınlar için ailede ve aile evinde bir özgürleşme olamayacağı kesin. Tıpkı bu kitapta Sevim’in hikayesinde olduğu gibi pek çok kadın için “evcilik” yaşantısı aslında elalem ne der diye evlendirildiğin, istemediğin halde anneliğe zorlandığın, kendi hapishanenin duvarlarını parlattığın bir alan. Ki dahası da var, şiddetin görünmezleştiği, kadının bakım emeğinin sömürüldüğü, yoksullaştırıldığı, çok daha fazlasına kapasitesi varken kadının sürekli tekrarlayan işlerde üstelik sürekli de yetersiz hissederek kendi özsaygısının ve yeteneklerinin boğulduğu bir alan. Sevim evdeki melek değil! “Nazlı senin annen bir cinnetti yavrum!” Bu haliyle ya aileyi yıkmaya ya da aileyi oluşturan bireylerle yeni bir ilişki kurmaya ihtiyacımız var. İnsan soruyor? Neden başka bir aile mümkün değil? Neden aynı örgütten iki arkadaş Demir ve Osman, Osman ve Figen’in evinde ya da ortak çıkacakları başka bir evde birlikte bir yaşam yürütemesinler ki? Neden bakım emeği yalnızca kadınlarda. Pekala erkeklerin de isterlerse çok iyi çocuk bakabildiklerini, temizlik ve yemek yaptıklarını biliyoruz. Neden Pınar ve Ezgi bekar ve mutlu kadınlar olmasın ki? Evlenmek bir başarı hedefi, kadınlar için bir kariyer planı mı yani? Hem Nermin Hanım nerden çıkarıyor ki Gülendam’ın aşık diye, “arzunun gizli bahçesinin al renkli meyvesi”ni Mert’le paylaştı diye onunla evlenmek istediğini?

Bir buzulun erimesi gibi çekirdek ailenin çözülmesi de elbette hemen ve kolay olacak bir şey değil. Şimdiye kadar en kadim dayanışma birimi olarak gördüğümüz aile ise açık ki feminist bir filtre ile bakıldığında ne kadın, ne de erkek için özgürleştirici bir alan. Cinsiyetler arası dayanışmanın toplumsal cinsiyet kalıplarını aşarak kurgulanabileceği pek çok başka model de artık günümüzde var.[4] Heteronormativizme bizi mecbur bırakan toplumsal bir düzen yerine, cinsel çeşitliliğin mevcut olduğu daha seçenekli bir toplumsal kurguda kadın düşmanlığının ve şiddetin azalacağına dair bir tahayyüle yer açmak gerçekten zor mu? Bütün suların birbirine bağlı kaldığı yeryüzü gibi bir arada kalarak aile dışında da dayanışabilir, şefkat ve sevgiyi birbirimizde bulabiliriz. Seçilmiş yakınlıkların akrabalardan daha yakın ve sevgi dolu olabildiğini korkmayın hadi siz de itiraf edin.

Kitapta her ne kadar Karemin ailesinin serüvenine denk geliyorsa da Ward Hunt Buz Sahanlığı metaforu, aynı zamanda Gülendam’ın serüvenine de eşlikçi. Birliktelikler bozuluyor, katılıklar çözülüyor, arzu uyanıyor ve yükseliyor, yollar ayrılıyor ve “su geliyor”…. Doğum suyu gelen belki de ya da arzunun ıslaklığı, ya da hep bir katılıkla tariflenen erkekliğin çözülüşü. Fırat, ki adıyla yeryüzü sularının bir parçası, boşanma kararı alıyor… Gülendam, ki kendini yeniden doğuran bir kadın, “o güne kadar hep bir şeyin hazırlığı olarak yaşadığı hayatı”nda yeni bir yolculuğa çıkıyor… Demir, masanın başına oturuyor ve ilham doluyor. Su hareketi, akışı ve dönüşümü yansılıyor. Aynı sulardan bir daha geçilebilir mi dersiniz? Bu kitabı okuyup da o eski kadın, o eski erkek kalabilir misiniz?

Yazının ilk bölümü için tıklayınız.

[1] Sezen Ünlüönen- Aksu Bora: “‘Beni neden neden neden neden neden neden sevmiyorsun?”: Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine bir sohbet”, Birikim, Sayı: 337, 2017, s. 85.

[2] Ünlüönen- Bora, a.g.y, s. 86.

[3] Ünlüönen- Bora, a.g.y, s. 87.

[4] “Kolombiya’da üç erkeğin birbirleriyle ‘evlenmesine’ onay”, BBC Türkçe, 03.07.2017, http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40480605

This entry was posted in: Edebiyat, Makale, Türkçe, Yazı Dizisi

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s