Edebiyat, Makale, Türkçe, Yazı Dizisi
Leave a Comment

KIYMETLİ ŞEYLERİN TANZİMİ: Başlarken

Aslı E. Şeran

“Kırık kalplerle süslü bir sayfaysan
Camsan, saydamsam, beni kırarsan
Simlerimle sevişirim seninle
O süslü sayfaların üzerinde
İçimde iki mutlu yıl varsa,
İçimde biri simli iki kadın varsa
Sen, gelirsen ve yok edersen
Bunu yazmak istiyorum sana”

Didem Madak- Şimdiden Bir Hatırasın

 

 

Bir Didem Madak şiiri ve bir de Ezginin Günlüğü şarkısı seçin hemen kendinize. Müsaadenizle ben seçtim. Bunlarla altlık yapmadan Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine yazmaya başlamak gelmedi içimden. (https://www.youtube.com/watch?v=xVnYf-flz8Q)

Didem Madak’ın annesizliği, Ezginin Günlüğü’nün geç ergenliğin hırçın zamanlarını dindiren cazibesi ve hüznü tam da kıymetli şeyleri çağırıyor çünkü benim için. Yalnızca bu ikisini de değil, Sezen Ünlüönen kitabında pek çok tanıdık şeyi çağırıyor: (sanki uzaktan yakından akrabamız) insanları, (aynı tedrisattan geçen lise arkadaşıyla okunan) kitapları, (içimizdeki arabeskin şahidi) müzikleri, (başbaşalığın bahanesi) filmleri, (aynı sosyal çevreninin) gıybetleri(ni), (aynı yorgun/hoyrat/üstten) aşkları, (aynı orta sınıf) ittifakları, (aynı orta sınıf ahlakı) sınırları, (sanki bu hayat bir tek bizim başımıza gelen bir kazaymış gibi yaşanan) bunalımları, (ihanet olan) sadakati, (sadakat olan) ihaneti, (dikkatini tek bir şeye odaklayamayacağın kadar çok olduğunu sandığımız) seçenekleri, (sabırsızlığın getirdiği) seçeneksizliği, (her şeye muktedir sanılan) yetenekleri, (hemen olsun ve sonsuz olsun istenen) mutluluğu… Herkes kendine bir tanışıklık bulabilir, bir yakınlıkla bulanabilir kitabın atmosferine.

Kıymetli Şeylerin Tanzimi (KŞT), Sezen Ünlüönen’in ilk kitabı ve bir ilk kitaba göre oldukça başarılı. Üzerine çokça düşünülerek kurulduğu, ilmek ilmek örüldüğü çok katmanlılığından ve metafor yağmurundan anlaşıldığı gibi biçeminde de kendini hissettiriyor. Sezgisi, duygusu, tasviri ve tespiti övgüye değer Ünlüönen’in bu başarısında iyi yazmanın öncelikle iyi bir okur olmaktan geçtiği iddiasını destekler nitelikte olan metinlerarasılığın da payı var. Neler yok ki KŞT’de: Çalıkuşu, Araba Sevdası, belki Ibsen’in annesiz kadınları, Anna Karenina, bence biraz “Çirkin Ördek Yavrusu”, Jim ve Jules, Odysseia, İlahi Komedya ve yine bence Yeşilçam melodramları… Bütün bu sağlam taşlara tutunmasını bilerek, yazmanın “yazma işi” olduğunu öğrenerek belki de, anlatılmamış hiç bir hikaye olmadığı gerçeği içinden, bütün o okurda oluşan tanışıklık hissini özgünlüğe dönüştürerek, sıradanlığı, anlatmaya değer görülmeyeni sevgiyle dokuyarak aslında neyi değil nasıl anlattığımızın önemli olduğunu bize hatırlatmış.

kiymetli-seylerin-tanzimi

Ünlüönen, Aksu Bora ile gerçekleştirdiği ve Birikim’de yayınlanan röportajında romana, 2009 senesinde başladığını ancak 3-4 sene ara verdikten sonra edebiyat konusundaki bilgisi geliştikçe ve sezgileri kuvvetlendikçe devam ettiğini belirtiyor.[1] Çevremdeki yazmaya hevesli pek çok kadını ve kendimi düşündüğümde, o ara verilen 3-4 senenin içini kendimce hayata karşı pek çok sitemle dolduruyorum. Çoğu erkek, vasat işlerini son derece mesnetsiz bir özgüvenle erkekler kulübü halindeki edebiyat dünyasına kaygısızca sunarken, yazmaya hevesli pek çok kadın kendine mükemmeliyetçilikle önce yıllarca işkence ediyor, sonra içinden sağ kalabilenler belki yazıyor. Ünlüönen uzaktan bildiğim ama tanımadığım bir insan olduğu için bu 3-4 seneyi nasıl geçirdiği konusunda bir fikrim yok. Ama tanıdığım ve bildiğim pek çok kadın yaratıcı enerjisini, hayatta kalma çabasından arta kalırsa, kendini mükemmelleştirme çabasıyla kurslarda, terapilerde, tedavilerde, yogalarda ya da oyalanmayla harcıyor. O ilk eserin çıtası öyle yüksek ki önce onu aşmak, sonra da edebiyat dünyasında sağ kalmak şahsen benim baktığım yerden yüksek bir duvar. Pek çok kadında henüz daha açığa bile çıkmadan örselenen yazınsal yaratım becerisi, kültürel ve sosyal sermayesi güçlü ya da bunları güçlendirebilen bir azınlık için hala bir ayrıcalık; büyük şehirler, en iyi okullar, “seçkin” çevreler…. Gazete arşivlerinden öğrendiğimiz kadarıyla Sezen Ünlüönen’in de bu iddiayı destekler nitelikte bir özgeçmişe sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ünlüönen ortasınıf bir ailede Eskişehir’de büyümüş. Sınavla kazanmış olduğu üstün zekâlı öğrencilerin okuduğu Türkiye Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi’nden (TEVİTÖL) başarıyla mezun olarak tam burslu Harvard Üniversitesi’ne öğrenim görmeye giden az sayıda kişiden biri. Liseden beri sürmekte olan edebiyata ilgisinin sonuçlarını bugün eseriyle bizlerle paylaşıyor. Feminist yazında yer almayı seçmesi ise aslında onun da kadınlık deneyimini çok da ayrıcalıklı yaşamadığını gösteriyor bize bir yandan.

Eskiye oranla çağdaşımız edebiyatçı kadınların sayısı son derece ivmelendi. Yazan her kadının yazacak diğer kadınların teminatı olduğunun akılda tutmak lazım. Ancak bu durum kadın yazınının itibar kazandığını ve yazar kadınların görünürlüğünün de arttığı sonucuna bizi götüremiyor maalesef. Kadınlar, kadınlar için bir şey yapmadıkça egemen alışkanlıklar yazar kadınları dergilerde, seçkilerde, antolojilerde bir kenarda bırakabiliyor. O yüzden bu güzel kitap için kolları sıvamanın, bir yandan kendim için de bir şey yapmak olan bu yazıyı yazmanın tatlı bir görev olduğunu düşündüm. Böylece benim de Kopuntu’daki ilk yazım hayat buldu.

Bir kaç bölüm halinde Kıymetli Şeylerin Tanzimi hakkında yazacağım bu yazı serisinde annesizlik, kadın sesi, öfke feminizmi ve şefkat feminizmi arasındaki gerilim ve daha gidecek yollarımız sesini bulacak sözlerimiz hakkında yazmak istiyorum.

Bir sonraki yazıda buluşmak üzere.

[1] Sezen Ünlüönen- Aksu Bora: “‘Beni neden neden neden neden neden neden sevmiyorsun?”: Kıymetli Şeylerin Tanzimi üzerine bir sohbet”, Birikim, Sayı: 337, 2017, s. 86-87.

This entry was posted in: Edebiyat, Makale, Türkçe, Yazı Dizisi

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s