Burag Peksezer, Deneme, Makale
Leave a Comment

Muhalif Olmak Neden Her zaman Güzel?

Burag Peksezer

İrlanda’ya ilk geldiğimde bir öykü duymuştum. İrlanda, 19. Yy’in ortalarında – meşhur açlık yıllarında kırılırken, ülkeyi yöneten İngilizler, yerli halka yardım etmek şöyle dursun, olanı da ülkelerine yollayıp insanları büsbütün açlığa mahkum etmişler. Ayaklanmalar, isyanlar da hiç ise yaramamış. Çaresiz pek çok insan Amerika’ya ve Avustralya’ya göç etmiş. Göç eden gruplardan birine New York Limanı’nda bir memur “Siz nereden geldiniz?” diye sormuş. Grupta yaşı büyükçe olanlar “Biz İrlandalıyız, uzun yoldan geldik” demişler. Memur yine sormuş, “Siz nesiniz, ne iş yaparsınız?” demiş. Kafileden biri yaklaşıp memura sormuş “Burada hükümet var mı?” Memur şaşkın bir şekilde “Evet” demiş. İrlandalı da “İyi o zaman, biz muhalifiz” demiş, “Yanlış olana karşı geliriz, işimiz bu.”

Hikaye ne kadar gerçek bilinmez, ancak mantığı güzel. Gerçekten de dünyada hükümetin olduğu her yerde mahkum, zenginin olduğu her yerde hırsızlık ve talan var. (Bu cümle de Mülksüzler’de geçiyordu, Urslua LeGuin teyzemizin kulakları çınlasın.) Toplam milli gelirin en yüksek olduğu ülkelerden ABD, Çin gibi ülkelerin aynı zamanda gelir eşitsizliğinde de başı çekmesi bir tesadüf olmasa gerek. Bunun yanında ara ara yükselen ırkçılık, ataerkillik, milliyetçilik, zenofobi ve arsız kapitalizm tüm dünyada gittiğimiz her yerde bizi takip ediyor. E ne yapalım o zaman, nereye kaçalım?

Türkiye’de pek çok sorunla uğraşıyoruz, doğru. Şiddet, işsizlik, adaletsizlik, adam kayırma, hayat pahalılığı, kadın cinayetleri, kokuşmuş eğitim sistemi, insan hakları ihlalleri, seri polis cinayetleri, seri katliamla vb. Liste uzar gider. Her alanda on binlerce engel çıkıyor önümüze, her alanda sıkışıyoruz ve gitmek istiyoruz. Arada bir yurt dışına gidince de oradaki yaşama, engelsiz sevince, özgürlüğe, insanların mutluluğuna imreniyoruz, o da doğru. Bir yolunu bulup başka bir ülkeye göçünce de kendimizi her şeyin güzel olduğuna inandırmak istiyoruz. Çünkü kendi ülkemizden çok sıkılmışız, küçük şeyleri kafamıza takmak istemiyoruz. Bir yol bulup gidince de farklı önceliklerimiz oluyor bizi her yandan kuşatan: Ev bulma, iş arama, çalışma izni meselesi, yalnızlık gibi… Bu yeni döngüye öyle çabuk kapılıyor ve öyle hızlı adapte olmak istiyoruz ki, etrafımızda bir terslik görünce, mesela, bir ırkçılıkla karşılaşınca hemen sineye çekiyoruz. Üzerine düşünmek, dahi istemiyoruz bazen çünkü kendimizi bir nevi misafir olarak görüyoruz. Bir iç güveysi tedirginliğiyle evdekileri huzursuz etmemeye çalışıyor, aile meselelerine uzak kalmak istiyoruz. Hepsi de anlaşılır durumlar, şüphesiz. Ama emin olun siz iç güveysi değilsiniz ve yeni yuvanızın da eskisi kadar sizin sesinize ihtiyacı var. Çünkü hiçbir yer mükemmel değil.

Açık konuşayım, ben Dublin’e indiğimde benim de aklımdaki ilk düşünce ”Acaba ne zaman istediğim gibi bir ev bulurum” idi. Ancak uçaktan iner inmez bürokrasi sağ olsun tüm ağırlığını omzumda hissettirdi. Eminim siz de bunu yaşamışsınızdır, sonu gelmeyen evrak listeleri, vize sıraları, katı ve sert sorular soran, sorgulayan yüzler… Bu yük beni kısa zaman içinde göçmenlere, mültecilere veya ezilenlere karşı bir yakınlık duymaya itti. Dolayısıyla geldiğimin ikinci ayında “Solidarity with Refugees” yürüyüşlerine katıldım. Sonraki aylarda ise kendimi kürtaj eylemine katılırken buldum, sonuçta kadın cinayetlerinin yükseldiği bir ülkeden gelmiştim ve hiçbir engele tahammülüm kalmamıştı. Sonra da dini kurumların eğitim sisteminden çekilmeleri için formlar doldurdum, okuldaki toplantılara katıldım. Çünkü Katolik Kilisesi’nin eğitim kurumlarının çoğuna sahip olması bana İmam Hatipleri hatırlatmış, beni rahatsız etmişti. 2015 Mayısı’nda ise eşcinsel evliliği referandumu olurken de kendimi arkadaşlarımla beraber gösterilere ve kutlamalara katılırken bulmuştum. İçimden ‘Pride’ yürüyüşünü yasaklayanlara inat olsun, demiştim, mücadele sürüyor. Sanırım insan Türkiye gibi bir yerden gelince, sorunların dibini, meselenin gerçek yüzünü, daha doğrusu devlet denen mekanizmanın ne mal olduğunu daha iyi anlıyor.

İrlandalı abinin dediği gibi, insan yanlışın bol olduğu bir yerden gelince, yerinde duramıyor. Acıyı bilen ve tanıyan başka insanlarla olmak istiyor. Yaşadığımız onca stres bize bir eleştirel göz veriyor, bizi farklı kılan da bu belki. Yanlışa karşı bizi harekete geçiren, özel bir bakış açısı.

Çünkü ancak bu eleştirel yaklaşımla, çabayla ve hassasiyetle ilerliyor insanlık. Doğanın sabrı, insanın yaratıcılığıyla. Gittiğimiz yerlerde bizi yine en çok acılarımız birleştiriyor. (Bu cümle de Mülksüzler’den, fırsatınız varsa okuyun mutlaka.)

Not:Bilip ne yapacağız”, ya da “Hassas olup neye dokunacağız?” diyebilirsiniz. Ama inanın, ufak şeylerin parçası olmak bile öyle güzel ki. Etkinliklere katılmak, konuşmaları dinlemek, bir dernekte gönüllü olup mültecilerin hikayelerini dinlemek, onlara İngilizce öğretmek… Hem yalnızlığa da iyi geliyor, hayata bir parça olsun sebep katıyor. Hem zaten muhalif olmayı psikologlar da destekliyor. (Şaka şaka, ama şu ara pek popüler olan self – awareness seminerlerinden daha faydalı olabilir, haydi biraz da bunu deneyelim 🙂 )

This entry was posted in: Burag Peksezer, Deneme, Makale

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s