Deneme, Türkçe
Leave a Comment

Bırak İçindeki Öfkeyi

M. Deniz Deniz

akp-bdp-gezi-parki-ittifaki_467798.jpg

Sevgili kardeşim…
Kulağıma dua okunarak adım konulmuş benim de. Günde beş vakit ezan sesiyle uyutulmuşum. Ezan’ın ve Allah’ın selamı eksik olmamış üzerimden. Kur’an’ın 28 harfini öğrenmişim, Türk alfabesini öğrenmeden. “elif be te se”. Hepsini ezbere sayarım hala ve belki yazarım. Allah’ın dilini sökme imtihanından tam not almış çocukluğum, Türklükte de geri kalmamış. Atatürk’ün göz bebeğinin çizgisine kadar bilmişim. Türk ulusunun üstünlüğünü, hayatta kalmamızı bir Allah’a, bir de Atatürk’e borçlu olduğumuzu, ne mutlu olduğumuzu, bizden başka hiç dostumuzun olmadığını hep bilmişimdir inan. Henüz şafak sökmemişken, donda ayazda ayaklarım titreyerek okumuşumdur bütün marşları ve bütün duaları. Soğuktan değil, vallahi heyecandan. Üstümde bayraklar dalgalanarak. Şanlı ve kanlı… Bütün dünyayı Türkler’den ve Müslümanlardan ibaret sanmışım…

Sonra gönül ferman dinlemez ya Müslüman kardeşim. Bir kız çıkmış karşıma adı Maria. ‘İsmi kötü ama Maria’nın gözleri çok güzel’. Bana yabancı olan şeyle ilk defa o zaman karşılaşmışım. Kilise çanlarının eksik olmadığı şehrimde Maria bana nasıl da yabancı diye düşünüp sevmişim. Beni çeken şeyin bu yabancılık olduğunu sonra anlamışım. Maria ile kiliselere gitmişim. Annesiyle tanışmışım. Annesi bana bir defa sormamış dinimi ve nereli olduğumu. Maria sonra en samimi arkadaşım olmuş. Ne ben onun Hıristiyanlığını konuşmuşum ne o benim Müslümanlığımı. Yürümüşüz beraber, aşklarımızı paylaşmışız, acılarımızı. Ben ona Ramazan Bayramı’nda güllaç ikram etmişim o bana Paskalya’da çörek… Maria inançlı, ben hep sorgulayan. ‘ Sorgulayan ‘ dedim ya; bu sorgulama yalnızlığa itmiş beni bulunduğum mahallede. Kimseye açılamadan. Din,devlet,tanrı,cinsellik aklınıza ne gelirse. Düşündüklerim dilime gelse mahalleli beni çarpar hem vallahi hem billahi. Ben böyleyken Selma ile tanışmışım. Bizim mahalleden karşı kızların okuldan arkadaşları. Kızla ne konuşsam geniş karşılıyor. Selma mahalleden çıkarken herkes arkasından tuhaf tuhaf bakıyor. Kızlara soruyorum “Neden?” diye. “Gizliyor ama fellah” diyorlar. Selma’ya soruyorum. “Sana fellah diyorlar kötü bir şey mi?”, “Kimseye söyleme ama Aleviyim.” diyor…

Aradan zaman geçmiş ben sorgulamaya devam. En kötü zamanımda Selma bana “Gel bizim belediyenin tiyatro ekibi var oraya gir iyi gelir sana” diyor. “Orası Alevi mahallesi,döverler seni” diyorlar. Dinlemiyorum, gidiyorum. Her gün gidiyorum. Selma’nın benim mahalleme korkarak gelmesinin tersine ben onun mahallesine elimi kolumu sallayarak her gün gidiyorum… Benim dışımda herkes Arapça konuşuyor. Onların derdi benim derdim oluyor, benim derdim onların. “Ne konuşuyorlar?” diye hiç sormuyorum kendime. Gözlerimizin parlaklığı yetiyor hepimize… Yüzlerce dostum oluyor. Hatta Gezi Direnişi’nde katledilen Ahmet Atakan’ı orada tanıyorum. Annesini, akrabalarını… Ahmet henüz çocuk…Vallahi seviyoruz birbirimizi… Cebimizdeki son parayı paylaşıyoruz, duygumuzu, hayatımızı. Ne ben onları dışlıyorum, ne onlar beni. Ne peygamberler giriyor aramıza, ne din, ne de dil… Kendimi geliştiriyorum. Bütün Arap köylerinde tiyatro grupları kuruyorum. Oyunları Türkçe yönetiyorum. Çocuklara Arapça oynatıyorum. Hiç sorun olmuyor. Çocuklarımın yüzlerinin parlaklığından anlıyorum her ifadeyi… Çocuklarım seviyor beni, ben de onları. Yaşlı amcalar ve teyzeler sımsıkı sarılıyorlar bana kendi dillerinde ağlıyorlar… Kur’an sesinin eksik olmadığı evime geri dönüyorum. Ya annem, ya babam namaza durmuş. Ellerini öpüyorum…

Aradan zaman geçiyor. Bir semâh ekibi kurulacak. Semâh dönecek birilerini arıyorlar. ‘ Ben dönerim’ diyorum. Sivas’tan gelen hocam iki günde öğretiyor bana. Başlıyorum dönmeye… Adana’da, Mersin’de ne kadar Cem Evi varsa, ne kadar festival varsa çevre illerde hep dönüyorum. Adana’daki Cem Evinde bir teyze geliyor yanıma öpüyor beni. “Nerelisin?” diyor, “Antakya” diyorum. “Arap mısın?” diyor, “Değilim’ diyorum. “Alevi değil misin?” diyor, “Değilim” diyorum. Boynuma sarılıyor, ağlıyor. Diğerleri geliyor. Tek tek öpüyorlar beni. Teyze numarasını veriyor. “İstanbul’dayım yolun düşerse misafirim ol” diyor. Yıllar sonra İstanbul’da sokakta kaldığım bir zamanda teyzem beni evinde saklıyor. Koynunda yatırıyor. Şarkılar söylüyor bana uyumadan. Kocasından kalan iki kuruş paranın yarısını benimle paylaşıyor… Teyzemin sülalesinin yarısı katledilmiş… Hiç gitmediğim Dersim’i teyzemle seviyorum. Teyzemle ağıtlar yakıyorum… Onun acısı benim acım benimki onun. Biliyoruz.

Başka bir eve geçiyorum. Urfalı iki kız kardeş. Ben üçüncü kardeş oluyorum bu evde… Tirşiki seviyorum. Et yemiyorum diye bana yumurtalı köfte yapılıyor… Sabah Kürtçe şarkılarla uyanıyorum… Aramıza ne devlet, ne toprak, ne sınırlar giriyor. Annemiz geliyor Urfa’dan. Çok seviyorum. Koluna girip gezdiriyorum onu. Annem uzun, annem kapılardan geçmez. Yüreği o kadar güzel ki, bana dev gibi görünüyor…”bana halay öğret. Üç ayağım iyi ama omuz titretemiyorum” diyorum. Gülüyor… Gece saat üçte uyandırıyorum. “Teyze hadi kalk halay çekeceğiz” diyorum. “Ayıptır oğlum pijamayla çekilmez” diyor. Kalkıp en güzel elbiselerini giyiyor. Ondandır ki hala halay çekerken kıyafetime bakarım. Ayıp olmasın diye… “Ben uyumayayım sabah namazına az kaldı” diyor. Halayın ne demek olduğunu o zaman öğreniyorum… Savaşı konuşuyoruz, ölenleri, öldürenleri… Ayırt etmeksizin hepsine ağlıyoruz…

Evet kardeşim. Hal böyleyken bırak içindeki öfkeyi. Birinin saçını okşadığında, kanayan yarasını sardığında, gönlünü açtığında geri kalan her şey uçup gidiyor. Hepimizin yarası aynı. Hepimiz kanıyoruz. Kanatıyorlar. Ben Yahudi pazarında bir tane Yahudi’nin olmadığı şehirdenim. Ben adı Rumca olan ama içinde bir tane Rum’un olmadığı binanın 5. katındayım. Ben boşaltılmış Ermeni köylerinin derelerinde yüzen, Seyit Rıza’nın yıkılmış evinde yemek yiyenlerdenim. Ben bomba seslerinden kulakları sağır olmuş, gece evi basıldığı için korkudan dili kekeme olmuş çocukların başlarını okşayanlardanım… Ben benim için orduya çıkarken ağlayarak başını açmak zorunda kalan annenin evladıyım… Yaran neyse anlat güzel kardeşim akıt içindeki zehri. Yoksa bu zehir ne seni ne beni yaşatır… Bizim bizden başka dostumuz çok canım kardeşim. Ne mutlu bunun kıymetini bilene… Ne mutlu ….!

This entry was posted in: Deneme, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s