Hukuk, Makale
Leave a Comment

Duruşma Salonundan Notlar: Şüpheden Devlet Faydalanır

Ömer Faruk Akbıyık

a-court-hammer_1048-4190.jpg

 

“İtalya’nın öteki bölgeleri ilerlediği halde, güney neden bu kadar yoksul? Bunun nedenini, oturduğumuz yerde istediğiniz kadar düşünün, bulamazsınız; küçük tarlalarınızın çevresinden çıkıp suyun geldiği dağa kadar uzanmalısınız. Kilometrelerce uzaklarda, topraklarını besleyen su damarlarının hangi bencil ve düşman ellerin kestiğini görür, her şeyi anlarsınız .”

Bu güzel cümlelerin sahibi Gramsci’yi düşünüyorum. Karşımda “Adalet mülkün temelidir,” yazıyor.

Deniz Gezmiş gibi bıyık altından bu cümleye gülemiyorum ama duvardaki yazının salondaki gerçekliklerle bir türlü örtüşmediğini birkaç yılda kesin olarak öğrendim. Sokrates’in mağara deneyinde gibiyiz. Mahkeme salonu Sokrates’in mağarası gibi. Biz içeride gölgelere bakıp hayali adalete kurbanlarımızı sunuyoruz.

Öğle sıcağında nefes alamıyoruz. Zorunlu müdafii olarak atandığım dosyanın sırasının gelmesini bekliyorum. Müvekkilim henüz otuzlu yaşlarda. Mesleği garsonluk. Zaten öyle giyinmiş. Beyaz bir gömlek, siyah kumaş pantolon, ucu sivri kundura. Mesleğinin yatkınlığıyla resmî konuşmamız, samimi aralıklara bölünse de iyi anlaşıyoruz. Haklarını anlatıyorum. Kendisine isnat edilen suçu ve neden burada olduğunun kısaca bir izahatını yaparak “tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildiğini” benden öğreniyor. Savunmasını dinliyorum, notlar alıyorum. Soruşturma merciinin hazırladığı tutanaklara göre müvekkilim bir alışveriş mağazasında, bir adet “çocukların çok sevdiği çizgi film olan ve sürekli reklamlara çıkan “ben10 saati” ve iki adet sucuk çalmakla suçlanıyor.

Savcı müvekkilinin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, müvekkilin kaçma şüphesi olması, müvekkile atılı suçun katalog suçlar kapsamında olması sebebiyle müvekkilin tutuklanmasını talep etmiş.

Müvekkil bir az sonra sorgulanacak. Tutuklanma ihtimali ve suçun mahiyeti gereğince barodan bir avukat atanması zorunlu. Ben o yüzden salonda bulunuyorum. Bizden önce bir dosya var. Benden önceki dosyaya kulak misafiri oldum. Duruşma salonu bu yüzden Sokrates’in mağarasına benziyor. Avukat, tercüman vasıtasıyla Suriyeli göçmenle konuşuyor. Avukat tercümanla konuşurken ırkçılık kokan cümleler sarf ediyor. Avukatı nezdinde Suriyeli göçmen daha yargılama başlamadan yargılandı ve cezalandırıldı. Avukatın cübbesini çıkarıyorum kafamdan, ona yakışmıyor çünkü. İnsan Hakları Sözleşmesinin ayrımcılık yasağını bir gazeteye bastırıp avukata giydiriyorum.

“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”  Avukat bu yeni elbisesiyle daha çok yakışıyor salona. Onun adına utanıyorum.

Suriyeli göçmen, bir inşaattan hurda çalmakla suçlanıyor.  Ayrımcılık Yasağını giydirdiğim avukat da göçmene zorunlu müdafi (avukat) olarak atanmış. Avukat sorguya katıldığı için cüzi de olsa para kazanacak. Avukatın savaşla ilgili çılgın cümleler kurduğunu duyuyorum ve sinir kat sayım artıyor. Savaş hala onu yaşamayanlara güzel geliyor: Sevgili Erasmus, sana saygılarımı sunuyorum! Ve işte sorgu başlıyor. Suriyeli göçmen, bir tercüman vasıtasıyla çekme arabasıyla karton toplama işi yaptığını, malzemeyi inşaatın önünden aldığını fakat malzemenin çöpe atılmış olduğunu zannettiğini, bu yüzden aldığını söyleyerek kendini savunuyor. Avukatı sorgu hâkimiyle koyu bir kahvehane sohbetine girişiyor.

Sohbetin sonu “göçmenin ülkesini bırakıp buralara kaçmasına” geliyor. Hâkim ve avukat, Suriyelilerin sahillerde keyif çattığı konusunda hemfikir. Aynı zamanda her ikisi de göçmenlerin çok çocuk yapmasından muzdarip. Tercüman olayın farkında ama çocuğun meraklı bakışlarına rağmen avukat ve hâkimin konuşmalarının çevirisini gayet insani bir refleksle, yapmaktan kaçınıyor. Avukat müvekkilinin beyanlarına katıldığını, müvekkilinin serbest bırakılmasını talep ediyor. İki cümle ile savunmasını bitiriyor. Bu konuşma için makbuz kesecek ve zorunlu müdafi ücretine hak kazanacak. Sorgudan kısa bir süre sonra Suriyeli göçmen, üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, üzerine yüklenen suçun katalog suç kapsamında olması, sanığın kaçma şüphesi bulunması sebebiyle tutuklanıyor. Tercüman kararı göçmene söylüyor, göçmen salonda yüksek sesle bir şey anlatmak istiyor ama aynı dilini konuşamıyor ve derdini anlatamıyor olmanın çaresizliğiyle yere çöküyor, şaşkın yüz ifadesine ağlamaklı bir sessizlik yapışıyor. Polis kelepçeleri getirip çocuğun koluna geçiriyor. Savcı ve hâkim olaya gayet profesyonel yaklaşıyor. Kendilerince bu tutuklamanın diğerlerine de ders olacağını düşünüyorlar.

Suçun toplumsal hayattaki maddi zararı, yani çocuğun çek-çek dediğimiz arabasında yakalanan malzemenin değeri 200 TL bile değil. Hâkim veya savcı bu şekilde bozulan kamu düzenini tesis ettiğini düşünüyor. Sistem bu şekilde “hırsızlık” suçuna karşı kendini kolladığını sanıyor.

Gramsci’nin sözleri hala ortada.

Bu yoksul göçmenin zayıf bedenini tutsak almaktan çok daha ötelere gitmek ve savaşı, hırsızlığı orada değerlendirmek, yargılamak, cezalandırmak gerekmez miydi? Kitaplarda okuduğumuz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer verilen masumiyet karinesi bu salonlarda isim mi değiştirmişti? Ona artık suçluluk karinesi diyebiliriz…

“Bir suçla itham edilen herkes suçludur, aksini iddia eden iddiasını ispatla mükelleftir.”

Bu mükellefiyete bir kural daha ekleyelim tam olsun: “Şüpheden sanık değil, savcı, hâkim, devlet ve toplumsal linç duygusu faydalanır.”

Bu sokrates’in mağarasına vuran gölgesinde adalet, kağıt üzerinde binlerce hak ile donattığı insanı çırılçıplak soyup eline kelepçeyi takıyor.

 

Sıra müvekkilime geliyor. Sorgu başlıyor. Müvekkilimin kimlik tespiti yapılıyor. Müvekkilim savunmasında otuz üç yaşında olduğunu, garsonluk yaptığını, üç dört aydır işsiz olduğunu ve iş aradığını, bir restorandan iş için haber beklediğini, mali durumunun kötü olduğunu, evine erzak dahi alamadığını, olay günü yine iş aramak için erkenden evden çıktığını, evden çıkarken oğlunun kendisinden çizgi filmlerde ve reklamlarda gördüğü “ben10” saatlerinden istediğini, uzun süredir oğluna bu konuda söz verdiğini fakat sözünü yerine getiremediğini, iş görüşmesinin o gün olumsuz neticelendiğini, eve erken dönmemek için dışarıda oyalandığını, karnı acıktığı için bir süper markete girdiğini, aç olduğu için şeytana uyarak süper marketten iki adet sucuk ve oğlunun istediği ben10 saatini aldığını, sucuklardan birini alışveriş merkezinde yediğini, alışveriş merkezinden çıkarken güvenlik görevlileri tarafından yakaladığını beyan ediyor. Alışveriş merkezi, müvekkilimden şikayetçi.

Yine Gramsci’nin sözüne iniyorum ve ülkemin zengin, orta sınıf illeri ve semtlerinden yavaş yavaş yoksul Anadolu’ya ve varoşlara, gecekondulara , kendi çocukluğuma gidiyorum.

Orada açlığı, işşizliği, çaresizliği görüyorum.

Orada bir insan, ekmek ve su bile alamayacak yoksulluklara, çocuğuna “ben10 saat” alamayacağı yokluklara düşebiliyor.

Arabesk filmlerinde ajite edilen yoksulluk kavramı üzerinden bu adamın çaresizliğini değerlendirmeyeceğim, üstelik bisiklet hırsızları filmde olduğu gibi durumuna üzülsek bile adama öfkelebiliriz. Oğluna flüt alamayan fakat borca bir şişe rakı içen İbrahim Tatlıses sürrealizmini gerçek dünyamızdan atıyoruz. Yoksulluğa methiye düzecek değiliz.

Aynı zamanda hırsızlık suçunu meşrulaştırmayacağım, ama yoksulluğun hırsızlığı nasıl tetiklediğini, bu mahkeme salonlarında yoksulluğun her türlüsünün, yoksunluğun her biçiminin görülmesinin mümkün olduğunu iddia edeceğim. Dolayısıyla bir insan “Burada uzun bir süre işşiz kalabilir, sucuk çalıp yarısını yiyebilir ya da çocuğuna ben10 saati alabilmek için hırsızlık suçunu da işleyebilir ve hatta sırf bu yüzden tutuklanabilir.” Ben de bir avukat olarak Sadri Alışık filmlerinden fırlama bu sorguya katılmanın psikolojik külfetini sırtlıyorum. Olay bir avukat olarak beni şaşırtmadı ama bir insan olarak derinden sarstı. Yıldız Tilbe tabiriyle Kahroloji bilimin en dibindeyim.

Sonra savunma sırası bana geliyor. Az önce tutuklanan Suriyeli göçmenin tutuklamaya sevk yazısını yazan savcı “kopyala-yapıştır “ yöntemiyle aynı gerekçelerle tutuklama talep etmiş. Savcı, “Kaçma şüphesi, katalog suç, cezanın vasıf ve mahiyeti” gibi kavramlarla dolu bir word dosyasında isimleri değiştiriyor. Ama gerekçe değişmiyor maalesef. Bunu kabul edecek değiliz. Hâkim’den sevk yazısını savcılığa iade etmesini istiyorum. Kanun gereğince “Tutuklama istemleri gerekçeli olmak zorundadır.” Aynı zamanda adli kontrol hükümlerinin neden yetersiz kalacağının da hukuka uygun olarak izah edilmesi gerekirdi.

“Sayın Savcı görevini gerektiği gibi yapmamaktadır,” diyorum. “Kanuna aykırı tutuklamaya sevk yazısı iade edilmelidir,” diyorum. Bu talebin kabul olmayacağını adım gibi biliyorum.

Ama Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek romanı aklımın ucunda. “Herkesten bir kişi azaltma” görevimi yerine getirmek zorundayım. Fakat hayal kırıklığına uğruyorum. Talebimiz reddediliyor.

Müvekkilim hâkim huzurunda suçunu ikrar etmiş, üstelik ağlıyor. Aynı zamanda müştekinin zararını gidereceğini söylüyor.

Fakat yukarıda değindiğim suçluluk karinesini çürütmemiz gerekiyor. Yakın geçmişte hırsızlık suçunda artış olması sebebiyle cezalar arttırılmış. Haberlerde bol bol yer alan, toplumsal infiale neden olan hırsızlık suçuna ağır cezalar tesis edilerek suçu ağır cezayla bastırma yoluna gidilmiş. Müvekkil hakkında soruşturma yapılan suça karşılık gelen ceza 5 yıldan fazla. Üstelik eylemi gece vakti işleyen müvekkil hakkında ceza yarı oranında arttırılacak.

Kanun hırsızlık suçuna konu malın değerinin azlığı konusunda hâkim ve mahkemelere takdir hakkı vererek cezada indirim olanağı veya cezasızlık durumu öngörmüş. Bu lehe durumları anlatıyorum. Karadaki balıklar gibi çırpınıyorum. Öncelikle Anayasamızın 90. Maddesinin 5. Maddesi gereğince “insan hakları sözleşmesi maddelerinin, insan hakları mahkemesinin içtihatlarının gözetilmesini” talep ediyorum. Kaçma şüphesi, katalog suç kapsamı gibi klişe-genel geçer gerekçelerle tutuklama yapılamayacağına ilişkin insan hakları mahkemesi içtihatlarına atıfta bulunuyorum.

Ünlü ceza avukatı Verges’ten aldığım yetkiyle “yargı makamının yasaya uymasını” talep ediyorum.

Gerekirse mağazanın uğradığı zararın tarafımca karşılanabileceğini, etkin pişmanlık kapsamında şüpheli hakkında ceza verilmesi halinde ciddi indirim yapılacağından bahsediyorum.

Halihazırdaki sistemin kötülüğüne sıçrıyor savunma.   Mahkemelerin ve Hâkimliklerin “hırsızlık suçlarındaki” kronik kötülüğünün, acemi şüphelileri usta sanıklara dönüştürdüğünü, cezaevlerinin suç üretim fabrikası olduğunu söylüyorum. Ama Hâkimle aynı noktada değiliz. Bir insanın çaldığı şeyin niteliğine ve niceliğine değil, o eylemin kendisine yoğunlaşıyor. Savunmalar bitiyor ve sorguya ara veriliyor. Hâkimin kararını bekliyoruz. Hâkim tutuklama koşullarının oluştuğunu fakat adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına karar verdiğini açıklıyor. Müvekkilim hüngür hüngür ağlıyor.

Adliyeden çıkıyoruz. Direkten döndük diyorum. Adam telefonumdan eşini arıyor. Ağlayarak telefonda konuşuyor. Müvekkilimle Kadıköy çarşıya gidiyoruz. Zorunlu müdafilik gereğince ilerde hesabıma yatırılacak parayı bir oyuncak dükkânında müvekkilimle eziyoruz. Müvekkilimi vapura bindiriyorum.

Aklımın bir kenarında Gramcsi, diğer yanında Jean-Jacques Rousseau Uğulduyor. Rousseau’ya sesleniyorum: “Uyruklar kamu huzurunu yüceltirken, yurttaşlar kişi özgürlüğünü yüceltirler. Biri malların, diğeri bireyin özgürlüğünü önceler; biri en iyi yönetimin en katı yönetim olduğu iddiasında bulunurken; diğeri en yumuşağı olduğunu söyler. Biri suçluların cezalandırılmalarından yanayken, diğeri suça iten nedenlerin ortadan kaldırılmasından yana çıkar,” demişsin. Biz bu cümlelerinin neresindeyiz?

Kalabalığın içinde evine dönmekte olan o adamı düşünüyorum. Bütün kederini omuzlarına yüklenmiş o adamı ve kalabalığı düşünüyorum. Kafamda onca soru, kalbimde onca sızıyla bir bavula benzeyen bu kentin uğultusunda yitiveriyorum.

 

 

Görsel kaynak: freepic.com

 

This entry was posted in: Hukuk, Makale

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s