Makale, Quo Vadis Türkiye, Yazı Dizisi, Yektan Türkyılmaz
Leave a Comment

Quo Vadis Türkiye – 7 : Kalabalıkların Dinamiği, Kalabalıkların Statiği

bird-s-hell-1938

Max Beckmann, Bird’s Hell, 1938. (Kaynak)

Kutsal dengeler… Soylu kalabalıklar

Unuttuk adımızı

Silindi

Kemal Kahraman, Kutsal Duvarlar

İktidar ve Kalabalıklar: Yumurta mı Tavuktan, Tavuk mu Yumurtadan?

Hikayenin oldukça paradoksal gelebilecek bir diğer yüzü ise liderin tabandaki heyecanlı popülerliği ve alt kademeleri ve sınıfları mobilizasyondaki başarısı. Peki bunu nasıl açıklayabiliriz?

İmparatorluk dönemine de uzanıp son iki asırlık tarihe, yani, modern devletliğin ideolojik, bürokratik, kültürel ve bölgesel bir sistem olarak kuruluş süreçlerine bakarsak önümüzdeki tabloyu kısmen anlayabiliriz. Bu zaman dilimi aslında modern devletin güvenlik konsepti, refleksleri ve kaygıları yanı sıra toplumda çoğunlukların ve azınlıkların tekrar tekrar ve katmanlaşıp pekişerek kurulduğu dönemler silsilesidir. Kolektif şiddet ve sonuçları, bununla beraber cezasızlık çoğunlukların ve onların kültürel habitusunun ve siyasal psikolojisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Kolektif şiddet bir tek “iç düşmanlar”ı fiziken takatsizleştirip, sayıca seyreltip azınlıklaştırmamış, aynı zamanda şiddet uygulanabilir vücutları mimlemiştir. Vücutların hiyerarşik matriksinin çoğu zaman zor ve şiddet marifetiyle ve kurucu asli unsurların aktif katılımıyla yeniden tesisi, modern devlet inşasının ve de Cumhuriyet dönemi dahili kolonizasyonunun özünü oluşturur. Bu dinamik ve hep natamam öznellikler örgüsünün uzamsal, sınıfsal ve toplumsal cinsiyet boyutlarını ve sonuçlarını da hesaba katmalıyız. Bu bağlamda, özellikle devlet/millet/ülke kurucu bir eylem olarak Ermeniliğin imhasını ve Cumhuriyet döneminde Kürtlüğün ve Kürdistan’ın kolonyal öznellikler ve kolonyal uzamlar ağı olarak inşasını belirleyici süreçler olarak ayrı bir yere koymak gerekecektir.

Öncesi de olmakla beraber Kemalist dönemde kıyılan, normlaştırılıp siyaseten pasifize edilmiş Sünnilik ile devletleşen laikçi Türkçülük retoriğinin nikahı, bir mihenk taşı olmuştur. Bu yalnızca bir sonuç değildir, günümüze değin farklı kombinasyonlarıyla süregelen bir iktidar /egemen-topluluk tanımlamış ve onun iç mücadelesinin düzlemini de çizmiştir. Özellikle 1990’lardan bu yana birçok analizci maalesef Sünnilik ve laikçi Türkçülük arasında abartılı bir gerilim anlatısı üretmişlerdir. Bu anlatı, bir yandan ikisi arasındaki karşılıklı kuruculuğa arkasını dönmüş, öte yandan da Sünnilik dışı kesimlere karşı inşa olmuş bu köklü ve sınırları oldukça geçişken ittifakı yok saymıştır. Bu kaynaşma çok önemlidir; çünkü en azından son 150 yıldır, eğer illa ki Türkçülüğü ve Sünniciliği ayrı yerlere koyacaksak, çarpıcı bir biçimde iki kategoride siyaset yürütenlerin de düşmanları aynı olagelmiştir. Tersten söyleyecek olursak kritik tercih yapma anlarında istisnalar dışında, Türkçüler Gagauzların Hıristiyanlığını, Türkmen Kızılbaşlarının Aleviliğini onların Türklük dışı kategorize edilmesine yeter gerekçe görmüştür. Benzer şekilde, Sünnici siyasal kesimler neredeyse istisnasız biçimde Cumhuriyet rejimlerinin ehl-i sünnet Kürtlere karşı otoriter ve çoğu zaman kanlı siyasetinin destekçisi olmuşlardır.

1950’ler sonrası NATO güvenlik konsepti etrafında derinleşen anti-komünizm ve 12 Eylül Darbesi, bu birlikteliğe yeni katmanlar eklemiş ve onu daha da pekiştirmiştir. Bu karşılıklı var eden birliktelik şiddetanlarında hem işlevselleşmiş hem de yeniden kurulmuştur. Ermeni Soykırımı’nda, Trakya Pogromları’nda, 6-7 Eylül’de, Kara Pazar’da, Maraş’ta, Madımak’ta ve en son 7-8 Ekim de yaygın militan kitle tabanı bulmak zor olmamıştır. Bu birlikteliğe taban desteği sadece faillik ile de sınırlı kalmamıştır; beraberinde ortaya çıkan memleketin efendisi kimliği, ona uyumlu bir egemen ahlaki kurgu ve vicdan sistematiği Türkiye toplumunu ve siyasetini zaten belirleyegelmiştir. Kısacası tarihsel-sosyolojik bir perspektifle yaklaşırsanız, rejimin özcü temellerine açıkça ve agresifçe gönderme yapan bir liderin bu denli destek görmesi, o kadar da şaşırtıcı değildir.

drawing_2008_12_f1ehcm

Agim Rudi, Hallucinations. (Kaynak) 

Millet İradesi Neyin İradesi?

Ancak 15 Temmuz sonrası geniş kesimlerin, özellikle alt-orta düzey bürokrasi ve sempatizan tabanın kişi kültünü düşmanlarına karşı canhıraş, fedakârane ve dahası agresif sahiplenme ve savunmasını açıklamaya sadece tarihsel arkaplan tek başına kifayetsizdir. Yukarıda uzunca tartıştığım gibi, erkin başı devletin üst mekanizmalarından duyduğu endişe ve kaygıları, onlara karşı alt kesimleri harekete geçirerek giderme yoluna yöneldi. Bu bağlamda muhtar toplantıları özellikle incelenmeye değerdir. De jure ve de facto neredeyse sadece sembolik en alt seçilmiş konumda oturan muhtarlar bir anda karşılarında iç ve dış siyasetten ekonomiye ülkenin en önemli meselelerini oldukça kişisel ve samimi bir dilde kendileriyle hasbıhal eden bir cumhurbaşkanı buldular. Yakın zamandaotuz dördüncüsü düzenlenen buluşmalarda, Cumhurbaşkanı toplamda binlerce muhtara onların nasıl toplumsal düzenin tesisi ve korunmasında temel aktörler olduklarının altını çizdikten sonra terörle mücadeleden, toplumsal değerlerin savunulmasına ve ekonomik istikrarın sağlanmasına kadar onlardan kendine aktif destek vermelerini, harekete geçmelerini talep etti, etmeye devam ediyor. Dikkat çekilmesi gereken bir nokta da, Cumhurbaşkanı’nın en sert ve bürokratik/diplomatik üslup kaygılarından en uzak konuşmalarını muhtar toplantılarında gerçekleştirmesidir. Açık ki, erkin başı muhtarlara karşı en başından beri belki de en güçlü silahına, yani, mahallenin, ailenin, (Kemalist) rejimin tabanı/yapı taşı, fedaisi olup eliti olamamışların hınçlarını körükleyen etkileyici karizmasına başvuruyor.

Ancak ülkenin tarihsel sosyolojisinin üzerine kişi kültünün karizmasını ve bu kültün Sünni kalabalıkların kibrini ve arzularını alevlendirmedeki marifetinin yanına 15 Temmuz ve sonrasındaki taban desteğinin özgün dinamiklerini eklemeliyiz. Bir kez daha hatırlamamız gerekir ki, bilhassa darbe girişimi sonrası Türkiye’de devlet mekanizmaları sökülürken, bir yandan da herkesin potansiyel olarak hedefi gösterilebileceği bir kazan kaynamaya başladı. Bu durumda alt/orta düzey bürokratların ve siyasal örgüt tabanının nasıl davrandığına ilişkin hem Sovyetler Birliği hem de Çin oldukça etkileyici örneklerdir. Şiddetin bürokratik mekanizmaların dizginlerinden kurtulması, pratikleşip doğrudanlaşmasının iç içe geçmiş iki etkisini gözlemleyebiliriz: Birincisi, özellikle bürokrasi, parti ve medya içerisindeki kesimlerde tasfiyelerin ve lanetlenmenin hedefi olmamak için rejim lehine aşırı gayretkeşlik beyan etmeleri. İkincisi ise, aynı kesimlerin sürek avı ortamını yine gayretkeşlikle, hem yükselmek hem de yakın rakipleriyle hesaplaşmak için fırsata çevirmeye yönelmeleri.

İfşası Kadar Kıymetli: ‘Kastını’ Aşan Kalabalıklar

Bu iki gerekçe için de eylemin görünürlüğü esastır; temel amaç da zaten istenilenden fazla bağlılığı, desteği, atılganlığı üstler nezdinde veya en yaygın kamusal görünürlük ortamında ifşa edebilmektir. Hem güvenlik satın almanın, hem de şiddet belirsizliğinin fırsatlarından faydalanmanın şartıdır bu. Ancak bu durum rejimin kudretsizliğini daha da derinleştirmektedir. Çünkü bürokratik mekanizmaları by-pass edip alt kademelere ulaşan rejimin tepesi ile taban arasında artık oldukça paradoksal bir ilişki gelişiyor ve daha da gelişecek görünüyor. Gayretkeş taban, şefi hep umduğundan daha ötesine çıkarıyor. Kişi kültünün övgüsü, teyidi, memnun edilmesi adına onun sistemi kendi etrafında stabilize etme isteğinin altı daha fazla oyuluyor. Ne var ki, rejimin liderliğinin bu durumu frenleme şansı en azından mevcut koşullar altında oldukça düşük görünüyor. Çünkü krizden kaosa koşan rejim muhaliflerin ibretlik sindirilmesine büyük ihtiyaç duyuyor.

Dolayısıyla rejim, tabanını muhalifleri ihbara ve hatta birçok durumda doğrudan müdahale etmeye teşvikten imtina etmiyor. Bu, aslında bir devlet mekanizması için kudretsizlik (hatta kendini ilga) delili ve çok riskli bir tutum olsa da, anlaşılan halihazırda ‘mecburen’ işe yarar bir araç olarak görülüyor. Sıkça parti ve devlet mekanizmaları içerisindeki ardı gelmez ihbarlar furyası olduğu haberleri sızıyor; bu durum, sosyal medyada açıktan suçlamalara da dönüşüyor. Devlet dışı muhaliflere karşı ise jurnalcilik seferberliği yürütülüyor. Tasfiyelerin yaygınlaşmasında bu ihbarların büyük rolü olduğunu tahmin etmek güç değildir. Burada eklemek gerekir ki, ihbarların, suçlamaların, itibarsızlaştırma çabalarının hedefi her geçen gün daha fazla iktidar bloku içerisinde ve hatta onun önde gelen isimlerinden olanlarına yöneliyor. İstihbarat teşkilatlarının ve yargı sisteminin oldukça liyakatsizleşip cılızlaşması, alt kesimlere ihbar mekanizmasını hem önlerini açmak hem de güvenlik satın almak fırsatçılığı için daha da etkili araçlar olarak kullanma olanağı sunuyor. Muhaliflere karşı doğrudan eylem tutumu ise giderek yayılıyor.

Şimdi buradaki paradoks şudur ki, devlet, parti ve hatta toplum üzerindeki kontrolünü tümden konsolide etmeye çalışan, bunu yaparken de tek söz sahibi olmayı isteyen kişi-kültü ironik bir biçimde bu amaçla piyasaya sürdüğü yöntemlerin kendisine karşı, temel destek saydığı güçler tarafından manipüle edilmesi vaziyetiyle karşı karşıya kalıyor. Bir başka deyişle, güvenilemez eski devletin tasfiyesi için yaslanılan taban, pasif piyonlar olarak kalmıyor, tam tersine, yapılmak isteneni karnavalsı bir coşkuyla hem nicelik olarak öngörülmedik seviyelere getiriyor, hem de rejimin daha da istikrarsızlaşmasının aktörleri haline geliyorlar. Kısacası iç düşmanlara karşı kuvvet ifşası için kullanılan alt kademeler, sempatizan tabanı, devletin kalan kudretini daha da emiyor, kemiriyor ve merkezin rota tutturmasını neredeyse imkansızlaştırıyor. Bu halin daha da yüksek harla kaynattığı paranoya kazanı ise, tekrardan devlet mekanizmalarına yönelik yıkım olarak dönüyor ve dönmeye de devam edecek gibi.

‘Neither to Laugh nor to Weep’ (Ne Yas Tutmalı, Ne de Kahkaha Atmalı)

Bütün bu olup bitene muhalifler cephesinden bakarsak oldukça yaygın bir ‘hissiyat’ olduğunu görebiliriz –ki aslında bu belki de rejimin bütün süreçteki en büyük başarısıdır: Neredeyse bütün muhalif kesimlerin ortaklaştığı ‘hissiyat’ mevcut rejimin esasen kalabalıkların rızası üzerine inşa olduğu ve dahası bu kalabalıkları kökünden, kalıcı ve geri dönülmez biçimde kendi projeleri lehine şekillendirdiği yanılgısıdır. Ancak bu varsayım bir yandan tarihsel süreklilikleri, yani kalabalıkların statiğini yok sayıyor. Öte yandan ise kalabalıkların ne denli değişken ve ‘fırsatçı’ olduğunu, yani kalabalıkların dinamiğini denklem dışı bırakıyor. Daha da önemlisi bu dinamizmin hem siyasi iradeye ne derece bağlı ve elastik olduğu, hem de siyasi iradenin fırça darbelerini nasıl gizli kıldığı yadsınıyor. Bu noktada, ülkede kolektif siyasi otoritelerin kronik kurumsallaşamama halinin, bu yazı dizisinde tartıştığım yakın dönemdeki gelişmelerle nasıl daha da akutlaştığını not düşmek gerekir. Bu durum ise kalabalıkların dinamiğinin beklenmedik dönüşümlere açık olacağına bir başka işarettir.

Aslında sadece son yirmi yılda rakamların, istatistiklerin gösterdiği güven, destek ve aidiyet salınımına bile baksak ‘kitlelerin ruhunun’ tarihsel kurgusu olan bir aralık/menzil içerisinde ne denli akıcı olduğunu görürüz. Fazla örneklere dalmadan bir zamanların ‘en güvenilir kurum hangisidir’ sorusuna çok değil bundan on- on iki yıl öncesine kadar ‘büyük çoğunlukların’ verdiği bilindik cevabı hatırlamak yeterli olacaktır. Sanırım bütün muhalif kesimler yakın döneme kadar kendilerini kaptırdıkları frensiz iyimserliklerin duvara çakılmasının travmasını yaşıyor. Şüphesiz bu travmanın bir temel etkisi amnezi ya da tarihsel/zamansal vertigo olarak tezahür ediyor. Travmayı daha da derinleştiren bir sebep ise entelektüel kesimlerden başlayarak yakın zamandaki (ve hatta kesintilerle son yirmi yıldaki) abartılı iyimserliklerin bedelinin irade, özgüven ve öznelik erimesi olarak ödenmesidir.

Kısacası önümüzdeki tablo ne yas tutmaya ne kahkaha atmaya uygun bir resim çiziyor. Ve bu esnada ülke ve bölge muhtemelen geleceğine dair en çok ihtimalli bir dönemden geçiyor.

(Bu yazı Aralık 2016 ve Şubat 2017 arasında yazıldı. Güncellemeden yayınlıyorum.)

Yektan Türkyılmaz’ın “Quo Vadis Türkiye” yazı dizisinin diğer bölümleri için tıklayınız.

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s