Hukuk, Makale
Leave a Comment

Duruşma Salonundan Notlar: Midas’ın Kulaklarını Kuyulara Bağıramamak

Ömer Faruk Akbıyık

O güzel tirada geri dönüyorum. Kapkara bir sancı gibi içimde taşıyorum onları* ( Midas’ın kulakları tiradı).

Sır saklama yükümlülüğüm var. Avukatlık mesleği gereğince öğrenmiş olduğum her bilgi, bu yükümlülüğün sınırında. Ama, bu yasal kırmızı çizgiye sığmayan bir bağırma isteğiyle doluyum.

Avukat olsaydınız bir kadın cinayeti davasına bakar mıydınız?

Ben böyle bir görevi üstlendim. Başlangıçta “Ben böyle bir davaya bakmam,” diyerek ya da “Şu davalara girmeyi doğru bulmuyorum” diyerek yırtabilirdim.  Adliyelerde ya da toplantılarda böyle düşünen onlarca avukat tanıyorum. Onlar davaları belirli kriterlere göre kabul ediyorlar. İşin özünde “etliye sütlüye bulaşmama” müessesine hizmet eden bir saikle hareket eden avukatlar “ağır abi” bir toplumsal değerle süsleniyor. Tecavüz davasına bakmam üstadım, çocuğun cinsel istismarı benden uzak dursun, siyasi davalar aman yarappim ne işim olur? Bunlar gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Sadece para kazanma gayesine hizmet eden çılgın bir ahlaki yapı söz konusu. Uzatmayacağım daha fazla.

Ben böyle bir davayı aldım. Hatırlatayım, bir suçluyu değil masumiyet karinesi gereğince “hakkında kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunmayan bir şüpheli/sanığın” avukatlığı yapıyordum; ama şunun da bilincindeydim, savunduğum bu masum kişi “basit-makul ya da kuvvetli suç şüphesi” altındaydı.

Kadın cinayetlerinde rol alan dinamikleri yok sayarak iki yüzlü bir tepki bataklığında kendime hümanist bir alan yaratmayı reddediyorum.

Bu suç ile yüzleşmek yerine bu suçun sıradanlaşmasına alışmış, bu suçların gaddarlığına kızan bit toplumsal düzenin parçası da olabilirdim. Bu davayı tam da bu anlattığım, tepkinin dinamikleri yok sayma ikiyüzlülüğü üzerinden merak ettim. İçimden bir ses davaya bakmam gerektiğini söyledi. Bu dava bir gerçekle yüzleşmemi sağladı. Şu aşamada böyle bir davaya girdiğim için pişman mıyım? Kesinlikle hayır. Geceleri uykumu kaçıran ayrıntıları barındıran kâbuslar gördüm. Geceler boyunca uykusuz kaldım. Özellikle işimi geride bırakıp eve kapandığım zamanlar dahi bu dosya çalışma masamda kendine yer buldu.

Yazının başında değindiğim gibi mesleğin yıkıcılığı bazı gerçekleri bilmekten gelir. Özellikle cinayet davalarında ağır sorumluluklar söz konusudur. Bu sorumluluklardan en önemlisi, sır saklama yükümlülüğüdür. Avukat bir şeyleri salt bilgi olarak bilmenin ve onu saklamanın ağır sorumluluğundadır. Bu bir nevi “Midas’ın kulaklarını kuyulara dahi bağıramamaktır”. Kralların değil, tebaanın komple çıplak olması halidir. Ben bu davada sadece sanığı değil kendimi, toplumu ve devleti sağlıklı bir şekilde eleştirme imkânına sahip oldum.

Ceza avukatlığı bize toplumun mutfağında çalışma imkanı tanır. Biz toplumun kara kutusu gibiyiz. Biz üzerine toplum inşa edilen bireyin yaşadığı ve yaşattığı tüm fenalıkların tanığıyız. Bu tanıklık bizi, sadece görünen üzerinden hareketle yola çıkarak olaylara tepki verme hakkından alıkoyar. Onun yerine sağlıklı bir sebep sonuç ilişkisi dayatarak, olayları ve insanları anlamaya zorlar. Belki de eve girdiğimizde kafamızı kurcalayan soruların uykularımızı kaçırmasının sebebi budur. Dişlerini sıkarak düşünen, kafasını yastığa dayayıp sözlü savunmalarını sessizce içinden tekrar eden avukat, suçun ardında yatan nedenin peşine düşmüştür. Ben de çoktandır girdiğim bu cinayet dosyasında kafamı kurcalayan birkaç sorunun peşine düştüm. Soruların cevabını da henüz tam olarak bulduğum söylenemez.

Bu dosyada da, diğer dosyalarımda olduğu gibi müvekkilimden bir özgeçmiş yazmasını istemiştim. Müvekkilimin yazdığı özgeçmişi okuduktan sonra şunu sordum kendime: Müvekkilimin hayatına müdahale etme imkânım olsaydı bu cinayeti engelleyebilir miydim? Acaba hangi koşullarda bu tür cinayetler engellenebilirdi? İşte bu sorunun cevaplarını bulmalıyız. Sadece profesyonel bir meslek faaliyeti olarak baktığımız avukatlığı kenara bırakarak bu toplumsal soruna katkı sağlamalıyız. Müvekkilimin davasında, adil yargılamayı ilgilendiren kısımlar ve özel hayata dair ayrıntıları atlayarak- çünkü bu ayrıntılar sır saklama yükümlülüğünün süzgecine takılıyor. Bunları görevim gereğince açıklayamayacağım.

Ama müvekkilimin mektubunun şu kısmını paylaşmak istiyorum:

“liseyi bitirdim, sınava girmek için 35 TL’ye ihtiyacım vardı. Babam ‘Parayı veremem, seni okutmayacağım,’ dedi.”

Merak ettiğim şuydu: Gerçekten bir cinayet, bireyin yaşamına yapılacak bu gibi basit müdahalelerle engellenebilir miydi?  Bahsi geçen 35 lira müvekkilimin hayatını değiştirip bu cinayeti önleyebilir miydi? Cevabı açıkça belirsizdir. Salt bu şekilde düşünmek bu ülkedeki kadın cinayetlerini hafife almaktır. Fakat sırf kadın cinayeti olması sebebiyle hali hazırda zaten yargılanan sanığı şeytanlaştırıp cinayetin arka planında yatan toplumsal dinamikleri yok saymak tamamen iki yüzlülüğün dibidir.

Birinci sorunun yanına ekleyeceğim hepimizi ilgilendiren başka koşullar da birlikte düşünüldüğünde bir cinayet kolaylıkla engellenebilirdi. Üstelik bunun için cezaevlerine, gardiyanlara, polis teşkilatına yatırım yapmaya da gerek yoktu. Kamu düzenini bozan bir suç karşısında ceza-i sorumluluk elbette ki faildedir , fail cezaevinde ağır cezasını çekerek bu bedeli ödemektedir. fakat suçu yaratan koşulları besleyen, destekleyen hatta onu kınarken dahi güçlendiren toplumsal yapı ve değerler aynen yerinde durmaktadır. Bu anlamda bu değerleri yaşatan vatandaşlar bu ahlaki sorumluluğu paylaşabilir. Benim girdiğim kadın cinayeti davasında gördüğüm tam olarak buydu işte. Devletin, toplumun, maktûlün, sanığın hepsinin doğrudan ya da dolaylı olarak bu cinayetlere katkısı vardı fakat her şeye rağmen cinayet engellenebilirdi. Midas’ın kulaklarını bağıramamak dediğim tam olarak bu.

Kadın cinayetlerinde basın aracılığıyla iyi niyetli ya da reyting amaçlı katil üzerinden bir öfke/nefret örgütlemesi yapılıyor. Buna bir diyeceğim yok, fakat kişisel kaygım, bu örgütlenmiş nefretin, toplumun ve devletin sorumlulukları sümen altı etmesi tehlikesiyle ilgili. Çoğunluk cinayeti ortaya çıkaran sebep sonuç ilişkisini görmezden gelmekte ısrar ediyor. Bizim dosyamız medyada yeterince yer almadı, bu sebeple bazı kadın dernekleri ve popüler kadın hakları savunucuları da davayı takip etmedi, ama dediğim gibi birkaç satırla da olsa bu dosya da öfke örgütlemesinin amacına uygun olarak kimi haber sitelerinde yer aldı.

Bu dava özelinde şunu özde söylemek istiyorum. Müvekkil eşinin aile yükümlülüklerine aykırı davrandığını iddia ediyordu ve bu iddiasını da ispat etti. Kendisini aldatan eşiyle boşanma sebebiyle yaşamış olduğu bir tartışma neticesinde bu korkunç olay gerçekleşmişti.

O zaman, bu davada aile ve sosyal politikalar bakanlığının rolüne değinmek gerekir.

Çünkü müvekkil cinayeti işlemeden önce polise müracaat ederek aile koruma kanunundan faydalanmak istemişti. Müvekkil eşiyle sorunları olduğunu, eşi tarafından ölümle tehdit edildiğini söyleyerek koruma talebinde bulunmuştu. Karakolda görevli bir polis müvekkili kenara çekmiş ve “yapacak bir şey yok başına bir şey gelirse 155’i ara” demişti. Yine aile içi şiddetten sorumlu bir savcı müvekkilin benzer iddialarla savcılığa vermek istediği dilekçesini almayarak “Yapabileceğim bir şey yok , git eşine boşanma davası aç,” demişti. Bu ayrıntılar önemliydi. Çünkü devlet toplumda çok sık rastlanan bir cinayet tipine ilişkin koşullardan haberdar olmuş fakat hiçbir şey yapmamıştı.

Devlet klasik olarak eşini öldüren sanığa ağırlaşmış müebbet ceza vermeyi ve onu takım elbise indiriminden yoksun bırakmayı uygun görerek kadın cinayetleriyle mücadele etmeyi düşünürken cinayetlerde bir azalma olmadığı gibi giderek sayının artması acımasız bir gerçektir. Girdiğim bu dosya özelinde açıkça şunu gördüm: Eğer Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı doğru suç öncesi politikalar izleseydi bu ve benzeri bir çok cinayetin önüne geçilebilirdi. Bizim dosyamızda, aile içi şiddet müracaatı yapıldıktan ve kocanın iddiaları kayda alındıktan sonra kadına ulaşarak gerekli koruma tedbirlerini her ikisi için almak ve psikoloji biliminden faydalanarak soruna yetkin personelle müdahale etmek yeterliydi. Bu aslında bir çok cinayetin kaderine etki edecek bir yöntemdir.

Müvekkil karakola veya savcılığa gittiğinde, acil ve zorunlu bir psikolog görüşmesi yapılsaydı ve kolluk teşkilatı suçu haber aldıktan sonra değil, suçun koşullarının oluştuğu andan itibaren muhattaplara ulaşarak pratik çözümlere başvursaydı, emin olun uğraştığımız sorun şu an farklı olacaktı. Hiç biri yapılmadı. Tamamen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını ilgilendiren bu meseleyle ilgili yargılamadaki bir aşamayla aslında çelişkinin özünü açıklayacağım.

Müvekkilim bu cinayet sebebiyle 22 yıl süreli ağır hapis cezasına çarptırıldı. Eşinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması bir haksız tahrik sebebi sayıldı. (Yargıtay tarafından verilen bir çok kararda kadınların kendisini aldatan eşini öldürmesi ya da yaralaması haksız tahrik kapsamında değerlendirilmiştir, burada aldatma mevzuuna psikolojik bilimsel bir vakıa olarak bakan Yargıtay’ın bakışı doğrudur. Yanlış olan bu psikolojik travmanın atlatılması için sosyal güvencelerin ve kurumsal açılımların henüz yapılamamış olmasıdır). Bunun üzerine müvekkil aleyhine olan kararı doğal olarak istinaf edildi. Görevli Bölge Adliye Mahkemesi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın dosyaya dahil edilmemesini gerekçesiyle ağır ceza mahkemesinin kararı bozdu. Bozma kararı üzerine yeniden duruşma günü verilerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının dosyaya taraf olması sağlandı. İlginç olan şuydu;   Fakat bu sadece Bakanlığın avukatının duruşmaya katılıp; savcı mütalaasına katılıyorum, sanığa haksız tahrik uygulanmasın” şeklinde iki cümleden ibaret bir savunma yaptı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nı böylece genel sorumluluktan kağıt üzerinde kendince kurtuldu. Sanık zaten daha önce şeytanlaştırılarak bu sorumluluğun tartışılmasının da önüne geçilmişti zaten.

Bahsi geçen önlemler özel olarak girdiğim davanın belirleyici unsurlarıydı fakat genel durum uzun vadede cinsiyetçi/erkek üstün toplumun bilimsel çözümlemesi üzerine binlerce makale yazılabilir fakat bu konuda bir erkek olarak yapacağım her yorumun erkek egemen düşüncenin izlerini taşıyacağından şüphe ediyorum. Bu konuda kendime güvenemiyorum. Bildiğim şu ki; kadın erkek eşitliğinin kesin olarak sağlanmasıyla kadın cinayetleri azaltılabilir. Ağır Ceza hapis cezaları toplumun anlık tepkisine cevap verebilir ama yeni cinayetlerin işlenmesini asla engellemeyecektir.

Kamu düzeninin korkutucu ağır cezalarla değil, suçu yaratan koşulları ortadan kaldıran bir toplumsal sistemin ve müdahale politikalarının oluşturulmasıyla mümkün olacağını düşünen bir insan içimdeki sonsuz boşluğa bağırıyorum.

Midasın Kulakları eşşek.

This entry was posted in: Hukuk, Makale

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s