Quo Vadis Türkiye, Yazı Dizisi, Yektan Türkyılmaz
Comment 1

Quo Vadis Türkiye – 2: Şefin Hesaplı Hezeyanı ve Ouroboroslaşan Devlet

 Yektan Türkyılmaz

Devrimci Şefler, Paranoya ve İmhacı Bürokratik Kanibalizm

Kolektif şiddet ve soykırım derslerimde öğrencilerin en kafasını kurcalayan örnekler Sovyetler Birliğinde Stalin dönemi, Kültür Devrimi esnasında Çin ve Polpot Kamboçya’sı oluyordu. Neden mi? Tabii ki hiç bir imhacı kampanya veya soykırım sadece tek bir grubu hedef almamıştır. Buna rağmen, mesela Nazi Almanya’sında, eğer siz Yahudi, Komünist/Sosyalist, homoseksüel, Roma/Sinti veya engelli değilseniz muhtemelen rejimin gazabının sizi vurmayacağına kani olabilirdiniz. Veya 1904 sonbaharında Namibya’da Herero veya Nama değilseniz Alman General Trotha’nın sizi kurşuna dizdirerek veya çölde susuzlukla katletmeyeceğini; 1965 yılında Endonezya’da Komünist Parti üyesi veya ona yoğun destek veren bir etnik/dini gruptan değilseniz ordunun veya katliamcı çetelerin size dokunmayacağını bilirdiniz.

Ancak, eğer siz 1938 yılında sıradan bir Sovyet vatandaşı, hele hele Kızılordu subayı, daha fenası SBKP üst kademlerindeyseniz sürekli tehdit ve endişe altındaydınız. Ama Allah muhafaza bütün terör kampanyasını yürüten İçişleri Halk Komiserliğinin (İHK) bir numaralı şefi idiyseniz, o terör ve paranoyak bürokratik işleyişin sonunda sizi de hedefleyeceği mutlaktı: 1934-1953 arası görev yapmış İHK’nın üç şefi de, Genrikh Yagoda, Nikolay Yejov ve Lavrenti Beria, yaratıp yönettikleri makinanın kurbanları oldular. Stalinist terörün şaşırtıcı bir özgünlüğü şuydu ki parti, ordu, güvenlik teşkilatı, idari bürokrasi içerisinde konumunuz yükseldikçe kurbanlar arasına katılma ihtimaliniz artıyordu. Rejimin devrim yapan Bolşevik iktidar eliti, kendilerine kıyasla alt-orta kademedeki kadroların linçine maruz bırakılacaktı.

Kültür Devrimi döneminin siyasal psikolojisi de çok benzerdi aslında. Devletin en tepesi kendisini işbaşına tutan devlet mekanizmasını, özellikle de komünist partiyi, başını üniversiteli öğrencilerin ve gençlerin çektiği Kızıl Muhafızlara ve çetelere yıktırdı. Mao’nun sağ kolu ve Kültür Devriminin ateşli savunucusu Lin Piao hareketin amacını Mao’nun İncilleşen Kızıl Kitabının tarif ettiği  ‘gerçek komünizmi’ savunmak ve ‘kötü sınıflara’ karşı savaşmak için, dört ‘eskiye’ savaş olarak ilan edecekti: kültür, adetler, fikirler, alışkanlıklar. Ne ironiktir ki Lin Piao da kaynayan kazanın mağdurlarından biri olacaktır. Benzer örnekleri Khmer Rouge Kamboçya’sından da vermek mümkün. Peki nedir bu kişi kültüne dönüşmüş ‘devrimci’ perspektifli liderlerin kendi devlet kurum ve liderleriyle sorunu? Daha da mühimi bürokrasinin ve halkın alt tabakalarını devlet içi ve dışı ‘düşmanlara’ karşı mobilize etmekteki ‘başarılarının’ hikmeti?

Sergey Kirov Cinayeti: ‘Allahın bir Lütfu’

1 Aralık 1934’de Leningrad parti şefi Sergey Kirov’un öldürülmesi, bir süredir devam eden parti içi tasfiyelerin (çistka) seviye atlayıp kanlı bir terör kampanyasına dönüşmesinin tetikleyicisi olmuştur. Bu şaibeli cinayet yakın zamana kadar tartışmalara ve komplo teorilerine konu olacaktır. Soğuk savaş esnasında birçok batılı analizci ve Sovyet muhalif, Kirov cinayetinin arkasında bir taşla iki kuş vurmaya çalışan Stalin’in olduğunu iddia edecekti. Sergey Kirov, Lenin’in ölümü sonrası parti içerisinde ortaya çıkan tüm çekişmelerde Stalin’in en sadık destekçisi olmuştu. Bir yandan da, Stalin’den farklı olarak Kirov, popüler ve karizmatikti.

Cinayet haberi Sovyet ülkesinde şok etkisi yaratır. Stalin apar-topar parti ileri gelenlerini de yanına alıp trenle Moskova’dan Leningrad’a gelir. Lokomotifin önünde kocaman bir Kirov resmi vardır.  Saldırgan, 30 yaşındaki, oldukça sorunlu geçmişe sahip parti üyesi Leonid Nikolayev’dir; zanlı, sıra dışı bir uygulamayla, Stalin tarafından bizatihi sorgulanır, aynı gün yargılanması biter ve gece de infaz edilir.

Sergey Kirov’un cenaze töreni görkemli olur. O kadar ki neredeyse Lenin’in uğurlanması bile gölgesinde kalır. Stalin tabutu sol-ön taraftan omuzlamıştır, gözündeki yaş damlası ise kamera objektiflerinden kaçmaz. Ülkede gazeteler günlerce ona atfedilen manşetlerle çıkar. Cinayetten birkaç gün sonra gerçekleşen olağanüstü parti toplantısında başkentin parti sekreteri, durumu şöyle özetler: ‘(Açıktır ki) Nikolayev’in eline silahı muhalefet vermiştir.’ Parti yetkilileri de çok öfkelidir: ‘Merkez Komitesi acımasız olmalıdır –parti (bunlardan) temizlenmelidir… her üyenin sicili incelenmelidir….’ Bütün bu ‘hınç’ aynı gün yürürlüğe konan Merkez Yürütme Komitesi’nin Birlik Cumhuriyetleri Ceza Usul Yönetmeliğindeki değişiklikte yankısını bulur ve yargılama süreci tamamen bir formaliteye iner. Ülke Stalinci öjeni diyebileceğiniz uzun bir kaos dönemine girer; ‘Sosyalist anavatanın’ savunulması Yejovşçina’ya, yani, doruğuna 1937-8 arası ulaşacak İHK şefi Nikolay Yejov’un acımasız ve kanlı usullerine teslim edilir. Ülke birbiri ardına gelen kararnameler ile ‘iç-düşmanlarından’ arındırılır.

Kuvvetli ama Yalnız: Stalin’in İktidar Mücadelesi

Stalin’in ve parti liderliğinin, 1930’lar boyunca tedirgin olmak için çokça gerekçesi vardı: Kolektivizasyonun, açlık ve kıtlığın yarattığı yaygın rahatsızlık ve beş yıllık kalkınma planının sıkıntıları gibi. Ayrıca Kulaklar, Beyaz Ordu kalıntıları, Sosyalist Devrimciler, milliyetçilikler vs. tehdit olarak algılanmaya devam ediliyordu. Sosyalizmin anavatanının ‘kapitalist komplolara’ ve muhtemel bir emperyalist saldırıya maruz kalması kaygısı Avrupa’daki artan gerilimle daha da büyüyordu. Ama şef için, bunlar arasında daha fazla endişe verici olarak görünen, parti içerisindeki muhalefet ve yerel kadrolardaki merkezi siyasete karşı direnç olacaktı. Troçki belki kurumsal etkisi itibariyle saf dışı edilmişti; ancak, ülkedeki krizle belirginleşen parti içindeki sesler, özellikle de el altından yayılan ve Ryutin Vakası diye anılan, kötü gidişattan Stalin’i suçlayan raporun ortaya çıkışı yalnızlaşarak kuvvetlenme istikametine direksiyon kıran şefin endişelerini daha da fazla parti içerisine yönlendirecektir.

Kirov suikastı sıkışan Stalin için Allah’ın bir lütfudur: Cinayetin sağladığı öfke ve muamma sayesinde parti, ordu ve idari bürokrasi içerisindeki her türden muhalif varsayılanlar Troçki heyulası altında bir araya toplanacak ve bu güya “Troçkist” toplama en önde gelen iç-düşman olarak tanımlanacaktır. Böylelikle iktidar mekanizmasının kendisi, nomenklatura ve devrimin kahramanları hedef tahtasındadır artık. Şefin hesaplı-hezeyanının ürünü olan ve ancak ve sadece Stalinist kadroların paranoyak hayal evreninde karşılığı bulunan  BİR ‘anti-Sovyet Troçkist-Kamanevci-Zivnovyevci-sol (sapma)—karşı devrimci—terörist merkezine’ savaş açılacaktır. Bu anlaşılması zor ve muğlak tanımlama hem iktidarın en küçük farklı duruşa bütüncül-kökleme siyasetini kolaylaştıracak ve hem de alt-kadroların, ve cumhuriyetlerdeki İHK’ların hayal-gücüne alan açacaktı. Bu kategori amorfluğu bütün operasyonlarda devam edecektir.

Özellikle Sovyetler Birliği, Çin ve Kamboçya gibi örneklerde iktidar bloğundaki çekişmeler ve kırılmalarla kültleşen liderler, bir başka deyişle, yalnızlaşarak kuvvetlenen şefler, aslında onları var eden mekanizmalarda yerleşik –gerçek veya fantezi ürünü—tehditlere karşı hesaplı hezeyanlara yönelecektir. Hesaplı diyorum, çünkü başka türlü, yani devlet ‘olağanlığı’ içerisinde dürülemeyecek defterlerin dürülmesini ancak bir ‘olağanüstülük’ hezeyanı sağlayabilirdi. Ama en nihayetinde hezeyan hezeyandır ve onu silahlaştıranı sonucunda umduğu istikrarlı kudrete değil, yepyeni belirsizliklere, kaosa ve takatsızlığa çıkaracaktır.

Stalinist iktidar kendi bürokratik mekanizmalarına savaş ilan ederek, bir zamanların genelkurmay başkanı Mareşal Tukhaçevski, eski Komintern genel sekreteri ve SBKP politbüro üyesi Nikolay Bukharin gibilerin resimlerini olağan rejim düşmanları tablosunda kriminaller, Kulaklar, Beyaz Orducular, yabancı devlet ajanları ve sosyalist devrimciler gibilerin yanına ve hatta en önüne koydu. Zaten bu gibi isimlerin Moskova Mahkemeleri (1936-38) esnasında ‘sergilenen’ işkenceli itirafları da bu tablonun koordineli bir anti-Sovyet komplonun parçası olduğunu ispat çabasındaydı; yani, sanıkların Troçkizm, beşinci kol faaliyeti, sabotaj, çeşitli kriminal işlerin hepsine de bulaştıkları üzerine yaptıkları itiraflar. Böylelikle Sovyet rejimi, yeni devlet-içi hasım çimentosunu  kullanarak düşmanları arasındaki farklıkları silikleştiriyor, onları özdeş amaçlara hizmet eden aktörler haline getiriyordu. Kültür Devrimi’nde de aynı tablo çıkıyor karşımıza, eskicilerin hepsi aynı çuvala konulacaktı; Peng Zhen gibi kurucu Komünist isimler bir anda kendilerini düşmanlar listesinde  hayatlarını onlara karşı savaşmaya adadıkları Komintangcıların, (büyük) toprak sahiplerinin yanında ve hatta onlardan daha tehlikeli düşmanlar durumunda buluverdiler.

Devam edecek…

Yektan Türkyılmaz’ın “Quo Vadis Türkiye” yazı dizisinin diğer bölümleri için tıklayınız.

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

1 Comment

  1. İnci Birdal says

    Yektancığım yazını beğendim. Devamını merakla bekliyorum. Tarihin acı dolu sayfalarını açtın.
    Shostocoviç’in Testimony diye o günleri anlatan yürek paralayıcı bir anı kitabı vardır. Okumuş muydun!
    Ayrıca İstanbul’a hoş geldin!
    Sevgiler.

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s