Burag Peksezer, Deneme, Türkçe
Comments 5

Türklüğüm ile Nasıl Barıştım?

Burag Mikael Peksezer – Dublin

3 yıldır İrlanda’da yaşayan İstanbul doğumlu bir Ermeniyim. Dublin’e gelmeden önce de hemen hemen tüm hayatımı İstanbul’da geçirdim. İstanbullu kimliğim hep vardı, annemin kendisine nereden geldiğini soran her taksiciye verdiği ‘Ben 7 göbek İstanbulluyum’ yanıtı bana aradığım aidiyet hissi için gerekli ipucunu vermişti. Ama esas sorun ben Türk müydüm? Türk değilsem neydim?  Türkiye’deyken bu sorunun cevabını vermek kolay ama esas macera yurt dışında her gün defalarca kez ’Where are you from?” sorusunu duyunca başlıyor.

Milletçe ülkemizi sevsek de herhangi biri İtalyan’a benzediğimizi söyleyince gururlandığımız kesin. Kendimizle barışık değiliz, olamıyoruz ve üstelik bunu kendimizle gerekli gereksiz gururlanarak örtmeye çalışıyoruz. Bunu önce bir kabul edelim. Yurt dışında pek çok Türk gencini Yunanım, Kıbrıslıyım, hatta Macar’ım diyeni bile gördüm. Ve açık konuşayım, ben de yurt dışına ilk yerleştiğimde Türkiye’den geldiğimi saklamaya çalıştım. Soranlara benim de Yunanım demişliğim var ama genelde Ermeniyim dedim, ki aslında doğru. Ama her seferinde dayanamayıp İstanbul’da büyüdüğümü de ekledim, canım kentime haksızlık edemedim. Karşımdakinin devreleri yanınca da -İstanbul’da Ermeni mi, ne alaka? Ki haksız sayılmaz koca şehirde 50.000 kişi ya var ya yok- kısa bir özet geçtim ama pek bir işe yaramadı. Her seferinde karşımdaki kişiyi kaybolmuş gördüm ama esas kayıp bendim. Hem kentimi ve kültürümü seviyor hem devletimin yaptıklarından utanıyor, Türk insanını herkesten daha yakın buluyor ama İstanbul’da yaşamak beni delirtiyordu. Üstelik bunca yıl devletin ve sağ olsun başının dayattığı “Ermeniler yoktur, varsa da haindir” söylemine inat bas bas Ermeni olduğumu haykırmak geliyordu içimden. Bir anlamda sıkışmıştım. Kimlik bunalımı dedikleri şeyin ilk kez bu kadar ortasına düşmüştüm.

Ermeni kimliğimi oturtmam zaten uzun zaman almıştı. 5 yıllık ilköğretim eğitiminin ardından senelere pek Ermenice kitap okumadım, üstelik pek fazla Ermeni arkadaşım da olmadı. Bu bir süre böyle sürdü, ta ki Hrant Abi ile 16 yaşımda tanışana kadar. Onun gazetesinde ve derneklerde tekrar okumaya döndüm, ya Ermenice kitapları ya da Ermeniler hakkındaki kitapları. Kendi yaşımdan benim gibi düşünen ve sorgulayan Ermeni arkadaşlarım oldu; hem liseden hem derneklerden. Bu kimlik bir kez oluşunca ben de toplumun diğer “öteki” bileşenlerine, eşcinsellere, Kürtlere, Alevilere ve en önemlisi kadınlara ve onların mücadelesine yakınlaştım. Bunu fark etmemi sağlayan en önemli unsur ise okulum Boğaziçi Üniversitesi (kusura bakmayın bu ‘snob’luğu yapacağım) ve oradaki arkadaşlarım oldu, ki hemen hepsi Türk’tü. Ne güzel değil mi, benim Ermeni kimliğimi benimsememe yardımcı olan Türkler – bunu yabancıya anlatınca, oturmuyor tabi, hiçbir kalıba girmiyor…

Üniversite, iş derken, 2013’te Gezi oldu. Hayatım boyunca o dönem kadar hiçbir zaman bu ülkeyle gurur duymamıştım. İşte dedim, isteyince oluyor. İşte Türkiye bu dedim. Ne umuttu, ne ütopyaydı değil mi… Ama “gerçek Türkiye” bize kendisini fena hatırlattı. O zaman anlamıştım bu ülkede kalamayacağımı, çünkü her mutluluk kırıntısı ezilmeye mahkumdu, güzel olan her şey yok ediliyordu. Tüm hayatımı orada geçirmek, bende bir korku halini aldı.  

Ben de 1 Eylül 2014 günü Dublin’e yerleştim. Gelir gelmez Türk arkadaş edindim, bir yandan da bir Ermeni derneği buldum, dilimi konuşmak istedim. Ama aradığım dili bulamadım. Ermenistanlı biriyle mizacım tutsa dilim uyuşmadı. Amerikalı Ermenilerle ise dilim tutsa mizah anlayışımız, hayata bakış açımız tutmadı. Sevdiğim insanlar oldu, birlikte yedik içtik ama anladım ki ben Türkiye Ermenisiyim. Nasıl ki Ermenistanlı biri kendisine bir Rus’u daha yakın buluyorsa –benzer geçmiş, mizah anlayışı, yeme içme kültürü – bana da en yakın Türklerdi.

Giderken Türkiye’ye en az bir sene dönmem diyordum, bıktım artık, şeytan görsün yüzünü diyordum. Lakin, 3 ay sonra ağlaya ağlaya geldim, özlemiştim. Arkadaşlarımı (ki hemen hepsi Türk), ailemi, poğaçamı, okulumu, lisemi, öğretmenlerimi, Penguen’i, Uykusuz’u, Moda hipsterlarını hepsini de özlemiştim. (Annem bunla hala alay eder) Ama hala orada yaşayamayacağımı biliyordum. Türkiye’yi uzaktan sevmeye karar verdim. Uzak kaldıkça sevgim daha da arttı.

O kadar ki, sırf Haziran seçimleri için bir anda karar alıp Türkiye’ye geldim ve takımının şampiyonluğunu izleyen holigan taraftar gibi ekran başında tezahürat ettim. O gün biliyordum, ben bu ülkeyi köpek gibi seviyormuşum. Sonrasında olan her katliamı da aynı dikkatle izledim. Suruç’ta, Cizre’de, Beşiktaş’ta, Yeşilköy’de veya Ankara’da patlayan her bomba canımı öyle çok yaktı ki… Her seferinde yanıma gelen arkadaşlara Türkiye’nin aslında güzel bir yer olduğunu, insanının dirayetli ve güçlü olduğunu anlatmaya çalıştım. Baştkaki yönetime rağmen Türk insanının baş kaldırmayı çok iyi bildiğini, doğru ile yanlışı her zaman ayırabileceğini, en karanlık zamanlarda bile mizahını kullanıp gülebileceğini, sanatını konuşturup şiirler yazabileceğini anlattım. Böylece nasıl olduğunu anlamadan Türk insanını savunurken buldum kendimi. Yıllarca Türkiye’den alacağı olan ben, giderken küfürler eden ben, Türkiye’yi savunuyordum.

Biri İstanbul’a kötü bir şey dese alınır oldum. İnsanlara Türkiye’nin herhangi bir Orta Doğu ülkesi olmadığını anlatmaya çalıştım. İmparatorluk kültüründen, İstanbul’un eski zamanlarından, cumhuriyetin iyi kötü işleyen demokrasisinden, yetmedi 1960’lardaki devrimcilerinden bahsettim. Tarkan’dan, Ferzan Özpetek’e, Nazım’dan, Hrant Dink’e, Say’a kadar örnekler verdim.

Tüm bunları anlatmak zorundaydım, çünkü bana bildiğim her şeyi öğreten hocalarım, mücadele eden dostlarım, aşık olduğum insanlar, çok sevdiğim arkadaşlarım ve ailem vardı o ülkede. Türkiye’yi kötülemek hem onlara hem de bütün mutlu anılarıma ihanet etmek olurdu. Eleştirimi hep yaptım ama ülkemi kötüleyemedim. Tam da bunları düşünürken anlamıştım: Türklüğümle barışmıştım.

Konuştuğum dil, rüyalarımı gördüğüm dil Türkçe idi, bu dilde okuduğum şiirler, dinlediğim şarkılar, okuduğum kitaplar kadar hiçbir şey tat vermiyordu bana. Keşke dedim bazen Türk devleti Ermeniler yoktur diye bunca sene bağırmasa; O zaman daha rahat derdim Türk olduğumu. Ama tüm devletler halklarına travma yaşatmaktan başka ne işe yarar ki? Ben de devleti boş verdim ama ben Türkiye’nin yetiştirdiği haliyle ben olmuştum. O yüzden de günü geldi, biri where are you from dediğinde, hiç düşünmeden “Turkey, I am Turkish” diyebildim.

Not: Şu ana kadar 6 kişiyi Türkiye’ye gitmeye ikna ettim, hepsi de çok mutlu kaldılar.

Fotoğraf: EPA/SEDAT SUNA
(Fotoğraf http://www.azatutyun.am ‘den alınmıştır.)

This entry was posted in: Burag Peksezer, Deneme, Türkçe

by

We are sensitive. We are people who can internalize and express our encounters and experiences, and we all have different instruments of expression. We are people who generate and build meanings. We are people who have experience in producing culture from our clashes. We are academicians, artisans, craftspeople, artists, writers, illustrators, photographers, journalists, filmmakers, musicians, psychologists, it specialists, stallholders, lawyers, witnesses and sometimes accused, advertisers, students, doctors, hippies, athletes. We are everywhere, especially in Germany: we are in Australia, we are in Argentina, we are in Spain, we are in Italy, we are in Holland, we are in Russia, we are in USA, we are in Canada, we are in Switzerland, we are in Finland, we are in Estonia, we are in France, in Brazil, in Rojava, in Syria, in Lebanon, in Thailand, in Cambodia and in Turkey. Kopuntu is an interdisciplinary solidarity network founded to provide physical and digital production space, together with wider networking based upon mobilization, aimed at supporting and enabling possibilities of encounters and cooperation between journalists, academics, writers, artists, students and any other who claim to be generating ideas and correspondingly has been oppressed, silenced or precluded due to the politics that narrowed production and living space in Turkey. kopuntu.org/manifesto

5 Comments

  1. Sen onu bırak da, tc ve türkler seninle barışabildi mi sen ondan haber ver bize tatlım. Sen bütün gün ve gece türklüğünle barışsan ne yazar? Moda’dan, Kurtuluş’tan, Yeşilköy’den iki adım çıktığında hatırlatmıyor mu devlet ve insanlar senin onlardan biri olmadığını? Sabah gazeteni eline alınca, akşam ajansları dinlerken de barışmış hissediyor musun kendini bunlardan haber ver bize. Aidiyet sorunu, senin kendini ne hissettiğin, varlığını kime armağan ettiğinle çözülebilseydi keşke. Çok yazık…

    Like

  2. Sen onu bırak da, tc ve türkler seninle barışabildi mi sen ondan haber ver bize tatlım. Sen bütün gün ve gece türklüğünle barışsan ne yazar? Moda’dan, Kurtuluş’tan, Yeşilköy’den iki adım çıktığında hatırlatmıyor mu devlet ve insanlar senin onlardan biri olmadığını? Sabah gazeteni eline alınca, akşam ajansları dinlerken de barışmış hissediyor musun kendini bunlardan haber ver bize. Aidiyet sorunu, senin kendini ne hissettiğin, varlığını kime armağan ettiğinle çözülebilseydi keşke. Çok yazık…

    Like

  3. Kendimi bu coğrafya’ya ait hissediyorum (Anadolu, Mikra Asia yada ermenice nasıl deniyorsa) daha doğru bir tesbit olurdu. Ben şahsen öyle ifade ediyorum. Yaşadığım coğrafyanın kültürünü ve insanlarını inkar etmeden ve dahi kendi kültür ve kimliğimi de kimseye armağan etmeden.

    Like

  4. Evrim says

    İçlendim okurken, ben ise bir Türk olarak barışamıyorum Türklükle, yaşadığım taşra şehrinin eskiden Rum ve Ermeni köylerinden oluştuğunu bildiğim, şimdilerde ise pazardan alışveriş yaparken vahabi sakallı olmayan birini aradığım için, mahrum bırakıldığım ve daha güzel olacağını bildiğim bir ülke için, bugün yaşadığımız bütün sıkıntılar geçmişteki korkunçlukların sonucu olduğu için, sizin gibi insanlar buradan gitmek zorunda kaldığı için öfkeliyim. Umarım hep iyi karşılaşmalar yaşarsınız.

    Like

  5. Çok güzel anlatmışsın.Bir de benim gibi yarı Kürt yarı Türk etnik kökenine sahip olanlar var ki bizim için işler biraz daha karmaşık ama özünden aynı kimlik bunalımının farklı/tatsız bir versiyonu. Türkiye içinde nerelisin diye soranlara bazen Mardin bazen İstanbul diye yanıtlıyorum. Yurtdışında ise İstanbul deyip geçiyorum. Rahmetli Barkın Bayoğlu’nun dediği İstanbul ile de olmuyor İstanbulsuz da. https://www.youtube.com/watch?v=b9Uo89vv7iQ

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s