Buradayım, öylece duruyorum., Deneme, Edebiyat

Buradayım, öylece duruyorum.

Buradayım, öylece duruyorum.

Tillie Olsen’ın, I stand here ironing öyküsü beni hep etkilemiştir. Çalkantılı aile ortamında yetiştirmek durumunda kaldığı ilk çocuğunun çocukluk hallerini anımsar anne bir yandan da ütü yaparken. Artık yapacak bir şey yoktur. Hikâye çok da kötü bitmemiştir artık yetişkin çocuk için –umar.

Nedense bana öykü denizci bir arkadaşımın anlattıklarını anımsatır. Karısı ve emekleyen oğluyla gittikleri bir seferde gemi sallanır. Hafif laf. Alabora olmak üzeredir. Çocuk, oyun oynuyordur. Dalgada oyuncağı odanın öteki ucuna savrulur, bekler, ters dalgada önüne düşen oyuncağı durdurur, oynamaya devam eder. Ama anlatacağım bu değil. Belki tam da bu.

Yıl 2017. Türkiye. Hangi geçmişten gelirsek gelelim hep gitme itkisi ya da zorunluluğu içinde kişiler, toplanılan masalar, kesin kararlar, sonra ama’lar, nasıl’lar, bir duralım’lar, Nasrettin Hocadan hallice ‘ya düzelirse’ler. Şimdi anımsamıyorum, kaç rakı masasında dünyayı kaç kez dolaştık.

Herkesin hikâyesi, dediğim gibi, başka. Benimki de. Yurt dışında hayat kurması için yetiştirilenlerdenim. Belli bir yaşa dek, Türkiye’yi gezmediği kadar dünyayı gezenlerdenim. Ne ki kişinin yaşamını eksiklikleri ve –şanslıysa- tutkuları belirliyor. Kötü bir belleğiniz ve yazma tutkunuz varsa, ne yaparsınız? Hele de kulak dolgunluğunuz olan ilk dil Türkçe değilse ve Türkçe edebiyat yapma niyetindeyseniz –bilmediğiniz ana diliniz ile kullandığınız dil arasında zorunlu seçim. Yurt dışında yaşarsanız o kötü belleğiniz artık yazamamanıza neden olacaksa? Sizi size tanımlayan tek şey yazmaksa? Ben, suya köklerini bırakan bir bitki gibi, her an gitmeye hazır, ama burada, arada, bir yaşamı düzen belledim kendime. Yazmaktan başka olurum yoktu ve yalnızca okumak ya da çift dilli yaşam benim gibi zekasına, belleğine güvenmeyen bir insana riskli geliyordu.

Otuz beş yaşındayım. Burada, öylece duruyorum. Sayısız iş değiştirdim. Çalıştığım üniversite Amerikan şirketine satıldı. Sevdiğim, saygı duyduğum insanların teker teker atılmasına  şahit oldum. Kurduğum sanat mekânı dört yıllık bir direnişten sonra Taksim ile beraber yok oldu. Reyhanlı, Suruç, Soma’da insanlara mikrofon tuttum. O mikrofon bana dönse, sanki söyleyecek sözüm var. Yazdım, tek tutarlı yanım bu oldu. direnmek için yazmadım ama direniş bir biçimde sindi.

Sonra teker teker sevdiklerimin gidişini ya da hapse girmesini izledim. Öyle bir hale geldi ki, kalanlarla tatsız tuzsuz bir yaşama devam eder olduk. Susmadık, direndik, şu an için tek fark, sıranın bize gelmemiş olması, belki o denli önemli olmamamız, o kadar. Belki de normalleştirmiş olmamız normal olmayanı. Çocuğun dalga ile önünden giden oyuncağının bir sonraki dalgada geri döneceğini bilmesi gibi, devam etmemiz. Ya da artık çalkantılı bir geçmişi düzeltemeyecek bir annenin elinden gelenin ancak durup ütü yapması gibi, elimizden gelen o ufak şeyleri yapıyor olmamız.

Her ne ise, ne denli mantıklı ya da mantıksız ise. Birileri de öyle, duruyor. Bu köşe, duranların köşesi. Türkiye’nin hikâyesini onların hikâyesi aracılığıyla buradan dinlemek niyetiyle, görüşmek üzere.